05 Aralık 2008

Nazım Hikmet Ran

Gençlik Yılları

Nazım, Osmanlı İmparatorluğu döneminde, imparatorluğun batı sınırında bulunan Selanik’te doğdu. Asıl adı Mehmet Nazım’dır. Annesi Celile’nin soyu, kısmen Lehlere, kısmen Huguenot’lara dayanıyordu. Babası Karl Detroit, Hamburg’dan İstanbul’a giden gemilerin birinde biner. Sahile yaklaştığında yüzerek kıyıya ulaşır. Ulaştığı kıyılar, Osmanlı Hariciye Nazırı Ali Paşa’nın yalısının rıhtımıdır. Paşa onu himayesi altına alır, sonrasında Müslüman olan Karl, Mehmet Ali adının alıp Osmanlı ordusuna girer. İstanbul’da doğan Nazım’ın babası Hikmet Bey, soylu bir aileden geliyordu. Nazım Hikmet ismi, babası Hikmet ve dedesi Nazım isimlerinin birleşmesinden oluşmuştur. Ayrıca Nazım’ın, Samiye isminde bir de kız kardeşi bulunuyordu.

Kurtuluş savası yılları öncesinde, 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesi imzalanmış, bu anlaşma ile itilaf devletlerine, yurdun büyük bir bölümünü işgal hakkı tanınmıştı.O dönemlerde, Halide Edip gibi yurtsever direniş liderleri, mitingler düzenleyerek halkı işgale karşı uyarmaya çalışıyorlardı. Nazım Hikmet, arkadaşı Va-Nu olarak adlandırılan Vala Nurettin ile İstanbul’daki bu gösterilere katılıyordu.

1919 yılında, evliliği ile özgürlüğünün kısıtlandığını düşünen annesi ile babası Hikmet bey ayrılmışlardı. Nazım, ailesinin bu ayrılığını engellemek istemiş, ama başaramamıştı. Ayrıca annesi Celile hanımın, şair Yahya Kemal ile ilişkisi olduğu yönünde dedikodular yayılmıştı. Bir süre sonra Celile hanım resim çalışmaları için Fransa’ya gitmiş, babası Hikmet Bey de, kendisinden 24 yaş küçük Cavide hanım ile evlenmişti.

İstanbul işgal altına alınmaya başladığı dönemde, Nazım Hikmet coşkun bir vatan sevgisini yansıtan direniş şiirleri yazıyordu. 1920'nin son günlerinde yazdığı "Gençlik" adlı şiiri gençleri ülkenin kurtuluşu için savaşmaya çağırmaktaydı. 1 Ocak 1921'de ise Mustafa Kemal'e silah ve cephane kaçıran gizli bir örgütün yardımıyla dört şair, Faruk Nafiz Çamlıbel, Yusuf Ziya Ortaç, Nâzım Hikmet, Vâlâ Nureddin, Sirkeci'den kalkan Yeni Dünya vapuruna gizlice bindiler. İnebolu'ya varınca, Ankara'ya geçebilmek için beş altı gün, izin ve yol parası beklediler. Fakat, Ankara'dan sadece Nazım Hikmet ile Va-Nu adına izin çıkmıştı. Çünkü Faruk Nafız Jön Türkler hükümetinden bir ödül kazanmış, Yusuf Ziya’nın başyazarlığın yaptığı Alemdar dergisinde de, işgali destekleyen yazılar yazılmıştı. Nazım ile Va-Nu, kendilerini götürecek olan treni beklemeden yaklaşık beş kişilik bir grup ile Ankara’ya doğru yola çıkmış, maceralı bir yolculuk yaşamışlardı.

Ankara’da beklentilerinin tersine silah altına alınmamış, öğretmen olarak Bolu’nun bir kasabasında görevlendirilmişlerdi. Nazım Türkçe öğretmenliği yaparken, Va-Nu Fransızca öğretecekti. Görev yaptıkları yer, tutucu İslam kuralları uygulayan bir bölgeydi. Nazım ve Va-Nu, bu bölgede düşünceleri açısından zorluk çekmişlerdir. Çünkü kendileri oruç tutmuyor ve namaz kılmıyorlardı. Tutucu çevrelerin baskısına dayanamayıp Bolu'da Ağır Ceza Mahkemesi reis vekili Ziya Hilmi beyin de etkisiyle, Moskova’ya gitmeye karar verdiler. 1921’de Bolu’dan ayrılıp, önce Akçakoca’dan Zonguldak’a bir tekne ile geçtiler, ardından ellerinde kalan bir miktar para ile Zonguldak’tan Trabzon’a gitmek üzere bir Rus gemisine bindiler. 21 Eylül’de Trabzon’a varmışlardı. 30 Eylül 1921 tarihinde, vapur yolu ile Batum’a ulaştılar. Sovyetler Birliğine ayak bastıklarına, henüz 20’li yaşlardaydılar.

Batum’daki kapitalist toplum piramidini gösteren bir afiş, Nazım hikmetin ilgisini çekmişti. Piramidin tabanında işçi ve köylüler, onların omuzları üzerinde küçük burjuva orta sınıflar, ruhban sınıfı, aristokrasi ve kapitalistler yükseliyor, en üstte çar ve tanrı yer alıyordu. Nazım ile Va-Nu, coşkulu gösterilere katılıyor, devrimci şarkılar söylüyorlardı. Sovyetlerde yaşam mücadelesi için irili ufaklı işler yapmışlar, uzun tren yolculuklarında açlık ve sefaleti incelemişlerdi.

Nazım’ın kadınlara karşı bir zaafı vardı. Hatta Nazım için yakın çevresi tarafından “Kadınlara karşı o kadar nazikti ki, hiçbirini geri çeviremezdi.” gibi esprili cümleler söylenirdi. Rusya’da birlikte olduğu Nüzhet hanım sayesinde, eserlerinde basılmayan bazı dokümanlara, Nüzhet hanımın kendi defterine yazdığı kopyalardan ulaşılmıştır. Nüzhet hanım, Moskova’da Nazım ile evlenmiş, daha doğrusu Rusya’da bir kayıt bürosuna birlikte giderek evlendiklerini açıklamışlardı. Fakat yaklaşık 1 yıl içinde, Nüzhet hanımın aile baskıları nedeniyle kendisinden ayrılmıştır.

1924 yılında ülkeye geri dönen Nazım, dört yıl öncesinde farklı bir ülkeyle karşı karşıya kalmıştı. Mustafa Kemal’in ordusu büyük bir zafer kazanmış ve bu zafer, uluslar arası düzeyde Lozan Antlaşması ile birlikte adını duyurmuştu. 29 Ekim 1923’de Cumhuriyet ilan edilmiş, 3 Mart 1924’te ise halifelik kaldırılmıştı. 1923 yılında Ahmet takma adıyla Aydınlık dergisine yazılar gönderiyordu. Geri döndüğünde bir dönem yine Aydınlık’ta çalıştı. Takrir-i Sükun Kanunu uyarınca muhalefet gazetelerinin susturulmasını, 30 Mart 1925’te Komünist Parti üyesi Aydınlık yayıncılarının ve personelinin tutuklanması izledi. Polis baskını ile yayınlara el konuldu. Nazım, yakalanmamak için İzmir’e kaçtı ama, gıyabında 15 yıl hapis cezasına mahkum edildi. İzmir’de de izlendiğini anlayınca İstanbul üzerinde 1925’te Sovyetlere geri döndü.

Nazım, Moskova’ya döndükten sonra tiyatro çalışmalarına başladı ki, genç tiyatro yönetmeni Muhsin Ertuğrul da kendisine katılmıştı. Aydınlık dergisinin Ocak 1925 sayısında Nazım, Muhsin Ertuğrul’un çalışmalarını öven bir yazı yazmıştı. Nazım sayesinde Muhsin bey, Lunaçarski, Stanislavski, Meyerhold ve Tretyakov gibi önemli yönetmenlerle tanışmıştır. Muhsin Ertuğrul, Moskova’da birtakım çalışmalar yaptıktan sonra, 1927 şubatında Türkiye’ye dönmüş ve İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun başına getirilmiştir.

Nazım, Ekim 1926'da hakkında verilen hapis cezasının Cumhuriyet Bayramı nedeniyle çıkarılan af kapsamına girdiğini öğrenince, resmen yurda dönebilmek için pasaport isteğiyle hemen Türk Elçiliği'ne başvurdu. Fakat parti üyesi suçlamaları nedeniyle, geri dönüşü kolay olmamıştı. Memlekete geri dönmeden önce Azerbaycan’ın Bakü kentinde 1928 yılında “Güneşi İçenlerin Türküsü” adında kitabını basmış, babasına gönderdiği mektupta, Azerbaycan’da çok ünlü olduğun ve şiirlerinin övüldüğünden bahsetmiştir.

1928 Temmuz’unda ülkesine dönmek için gerekli izni alamayan Nazım, İsmail Bilen’le (Laz İsmail) birlikte vizesiz olarak sınırı geçmeye kalktılar. Hopa’ya vardıklarında, sahte kimlikle sınırı geçmek suçundan Hopa Cezaevinde hüküm giydiler. Yargılanmak üzere Rize Merkez cezaevine sevk edildiler. Mahkeme için 2 ay beklediler. Bu sürenin sonunda sahte kimlik suçundan üç gün ceza gördüler. Fakat hakkındaki suçlamalar devam ediyordu. Önce İstanbul’a, ardından Ankara’ya gönderildiler. 23 Aralık tarihine kadar yargılama devam etti. Sonuçta 1925’te yargılandığı suçlardan beraat etti. 1927’deki suçlamalarından 3 ay ceza alsa bile, daha fazlasını yattığı için serbest bırakıldı.

İstanbul’da Resimli Ay dergisinin yazar kadrosuna katıldı. Nazım’ın yardımları sayesinde, genç kuşak şair ve aydınlar, dergide yazılarını yayımladılar. Resimli Ay dergisinde, Zekeriya Sertel’in onayıyla, putları yıkıyoruz yazı dizisi yayımlanmaya başladı Bu yazıda, Abdülhak Hamid ve Halit Ziya gibi kişilere karşı eleştiriler bulunuyordu. Aynı zamanda Yakup Kadri ile de yazılar ile karşılıklı atışmalar gerçekleşti. Yakup Kadri, Kars’ta öğretmenlik yapmayıp Moskova’ya giden Nazım ve Va-Nu için sert eleştiriler yaparken, Nazım da Yakup Kadri’nin İsviçre’de geçirdiği günlerle ilgili karşı saldırıda bulunmuştu.

O dönemde Nazım; 835 Satır, Jokond ile Si-Ya-U , 1 yıl sonrasında Varan 3; 1+1=1 kitaplarını çıkardı. Nazım’ın kendi sesinden iki şiirinin Amerikan plak firması Columbia tarafından gramofon kaydının yapılması ile, ünü ülke sınırlarını iyice aştı.

Mustafa Kemal’in Dolmabahçe Sarayı’nda uzun tartışmalar ve toplantılar düzenlenirken, ortamı yumuşatmak adına çeşitli eğlenceler düzenlenir, bu gecelere o dönemin ünlü ismi şarkıcı Eftalya da katılırdı. Bir gün Mustafa Kemal, Nazım’ı geç bir vakitte, şiir okuması için saraya çağırmış, kapısında kendisini şiir okuması için almaya gelen adamlara Nazım, ”Oğlum, Paşa’ya benden selam söyleyin. Ben Deniz Kızı Eftalya değilim” yanıtını vererek daveti geri çevirmiş, Mustafa Kemal de bu davranışı “aferin, şair dediğin böyle olur” diyerek onaylamıştır.

1929 – 1933 yılları arasında Nazım Hikmet, en uzun özgürlük günlerini yaşamıştır. 1932'de “Benerci Kendini Niçin Öldürdü” adlı şiir kitabı, 1931-32 arası “Kafatası”, 1932-33 arası “Bir Ölü Evi” oyunu, Darülbedayi'de sahne aldı.

Nazım’ın Rus kızı olan Dr. Lena ile olan ilişkisi, Lena’nın Türkiye’ye gelebilme umudu tükenince sona ermişti. Kız kardeşi Samiye’nin arkadaşlarından kızıl saçlı Piraye ile ilişki kurdu. Piraye ileri görüşlü, resmi ve mesafeli biriydi. Ayrıca Piraye’nin ilk evliliği mutsuzlukla sonuçlanmış, bu evliliğin sunucunda iki çocuk dünyaya getirmişti. O dönemlerde, 1932 yılında “Gece Gelen Telgraf” isimli kitabı, 5 Mart 1933 yılında yasaklandı ve 15 gün sonra da tutuklandı ve 1 Haziran 1933 yılında Bursa Cezaevine gönderildi. Nazım’ın İsveçli Selma Lagerlöf’ün öyküsünden uyarladığı “Aysel, Bataklı Damın Kızı” adlı film senaryosunu hazırlamış, Muhsin Ertuğrul 1934 yazında Bursa yakınlarında bu filmi çekmişti. Ağustos 1934’de af ile özgürlüğe kavuşan Nazım, 31 Ocak 1935’te Piraye ile evlendi.

Aynı yıl, Taranta Babu'ya Mektuplar adlı şiir kitabını yayımladı. 1934 yılında gündelik yaşamı ele alan kısa belgeselleri, “İstanbul Senfonisi” ve “Bursa Senfonisi” ni yönetti. “Güneşe Doğru” adlı filmin senaryosunu yazdı.Yazdığı “Bir Ölü Evi” oyunu, 1932 yılında Muhsin Ertuğrul tarafından Darülbedayi Tiyatrosu’nda sergilendi. 1395’de “Unutulan Adam” ve “Bu Bir Rüyadır”, 1936'da “Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı” adlı şiir kitabı ve “Alman Faşizmi ve Irkçılığı” adlı çevirisi yayımlandı.

Soyadı kanunu çıkmasının ardından Nazım Hikmet, bir soyadı almakta isteksiz davranmıştı. Çünkü o dönemde çağdaş olduğu düşünülen kişiler, Kurtaran ve Başaran gibi isimler alıyordu. Nazım’ın, sürgün yıllarında yanından hiç ayrılmayan eşi Piraye hanım, şaka niyetine herhangi bir anlamı olmayan, bu iki kelimenin sözcük eki olan Ran kelimesini öneri olarak sundu. “Biz de kendimize ‘Ran’ diyelim” dedi. Böylece Nazım’ın resmi soyadı, Ran oldu.

Nazım gelirini arttırmak için kasım 1934’te “Akşam” ve sonrasında “Tan” gazetelerinde “Orhan Selim” takma adıyla yazılar yazdı. Aralık 1936’da tutuklanmasının ardından yazdığı 60 makale, dört ciltlik Nazım’ın önemli eserlerinden biri olmuştur.

Nazım’ın o dönemlerde edebiyat tutunu Cahit Uçuk ile birkaç ay süren kısa bir ilişkisi oldu. Piraye, Nazım’ın bu kaçamağını sezmiş, bir daha böyle ilişkiler olduğu takdirde evi terk edeceğini belirtmişti.

Nazım, gelirine katkıda bulunması açısında, Nişantaşı’nda bulundan İpek Film Stüdyoları’nda da çalıştı. 1937’de kısa tutukluluğun ardından Film stüdyosu yakınlarına taşındı. Çok geçmeden tekrar 1938’de tutuklandı. Şair, 1929-1938 arası birçok kez yargılanıp hapse girmiştir.

Harp Okulu ile İlgili Davalar

Nazım Hikmet’in her hareketi, o dönemlerde suç sayılabiliyordu. Örneğin 30 Aralık 1936 yılında, Film stüdyosundan çıkıp bir kahveye dinlenmek için uğradığında, şapkasını masaya bıraktı, gözleriyle etrafı süzdü ve elindeki gazeteyi şapkasının üstüne koydu. Üç sivil polis, yasadışı bir örgüte mesaj verdiği iddiası ile Nazım’ı tutukladı. Nazım Hikmet, bu olaydan dolayı 3 ay kadar cezaevinde yattı.

Kuleli Askeri Lisesi son sınıf öğrencileri, Ömer Deniz, Abdül Kadir, Orhan Alkaya, Necati Çelik ve Şadi Alkılıç, hasta sonu O. Alkaya’nın evinde toplanıp Nazım’ın şiirlerini okuyor, sol görüşlü kitapları inceliyorlardı. Görüşler nedeniyle çeşitli kez sol kesim dayak yese de, üslerine durumu açıklayamadıkları için olayların ardından sessiz kalıyorlardı. Ömer Deniz, Nazım’ı film stüdyolarında ziyarete gitti. Nazım’a, kendisi ve arkadaşlarının onu çok sevdiğini, eserlerini takip ettiğini söylese de, Nazım bu olayda ajanlık olabileceği düşüncesi ile öğrenciyi başından savıp, emniyet şubesini telefonla aradı ve, "Yapmayın, ben ekmek parası için çalışıyorum, benim peşimi bırakın lütfen!" gibi sözler etti. Bundan iki ay kadar sonra, Ömer Deniz tekrar Nazım’ı ziyarete gitti. Bu sefer onun evine, Nazım’dan erken gitmiş ve misafir olarak beklemişti. Nazım Hikmet eve geldiğinde, Ömer Deniz’i görünce hiddetlendi. Ömer Deniz, aklına takılan sorular konusunda yardım istediğini belirtse de, Nazım ona Anayasadaki altı maddeyi incelemesini söyleyip, “adresini polisten mi aldın? Çek git evimden” diyerek kovdu. Ömer Deniz, olayı arkadaşlarına anlatmış, aralarından bir muhbir ise durumu üstlerine bildirmişti. Bunun üzerine öğrenciler tutuklandı. 17 Ocak 1938 yılında kuzeni Celalettin Ezine’ye uğradığında, neden olduğunu bilmediği bir konuda, polis tarafından tutuklandı. Bu nedenle kısa sürede bırakılacağını düşünüyordu. Fakat Nazım, Ankara Askeri Cezaevine sevk edilmiş ve orada öğrencilerle bağlantısı konusunda uzun süre sorgulanmıştı.

Ankara Harp Okulu’ndaki bir mahkemede görülen davada, Nazım Hikmet ile birlikte 20 Harp Okulu, 2 Lise, 1 Hukuk Fakültesi öğrencisi ve 4 işçi bulunuyordu. Sorgulama sırasında bıyığıyla oynayan Nazım’ı, mahkemeye saygısızlık ettiği gerekçesi ile bir subay uyarmıştı. Aynı subayın elinde tespih salladığını gören Nazım, Laik ülkede bunun daha büyük saygısızlık olduğu cevabını vermişti. Dava sonuçlandığında, Nazım 94. maddeden 15 yıl, Ömer Deniz 7.5 yıl, 4 sanık 14-11yıl arası ki yaşı 21’in altında olanların cezası 5-6 yıla inmişti, geriye kalan sanıklar ise beraat etmişti.

Eşi Piraye gerek yazdığı mektuplar, gerekse irili ufaklı ziyaretler ile, Nazım’ı hapishanede bile elinden geldiği kadar yalnız bırakmamış, “101 seneye mahkum olsan bile, ben gene senin arkandayım, bunu böyle bil” sözleri ile ona sadık kalacağını belirtmişti. 28 Mayıs günü Nazım temyiz kararı beklerken, Orhan Aklaya, Necati Çelik ve A. Kadir hakkında davaların yeniden görülmesi karara bağlanmış, Ömer Deniz ve Nazım Hikmet hakkında yapılan başvurular reddedilmişti.

Nazım’ın İstanbul’a naklinden kısa bir süre sonra, kendisi motorla Yavuz adlı gemiye götürüldü. Oradan da barınma şartları daha ağır gemi olan Erkin’e nakledildi. Donanma davası 10 Ağustosta Erkin gemisinin mahkeme salonunda başladı ve dokuz gün sürdü. Nazım Hikmet, Kemal Tahir gibi isimlerden başka 30 kişi daha vardı. Nazım Hikmet, 29 Ağustos 1938'de, askeri isyana teşvik etmekten, 20 yıl ağır hapse mahkûm oldu. Genel toplamda 35 yılı bulan ceza, çeşitli gerekçelerle 28 yıl 4 aya indirilmişti. 15 yıl cezaya çarptırılmış Kemal Tahir ile birlikte, 31 Aralık 1938’de, Sultanahmet Cezaevi’ne nakledildiler. İkinci Dünya Savaşı’nı takiben 1940 yılı başlarında Milli Korunma Kanunu yürürlüğe girince, af umudu azaldı. 1940 şubatında Çankırı Cezaevi'ne, aynı yılın sonunda ise Bursa Cezaevi'ne gönderildi. Hapishane yılları sırasında çeşitli yazı ve çevirilerle, ailesine para konusunda destek olmaya çalışmıştır.

Bursa Cezaevi’nde Geçen Yıllar

Almanlar tarafından uçağa benzer biçimde inşa edilen Bursa Cezaevinde, 1938 yılında orduda komünizm propagandası yapmak suçundan tutuklanan, asıl adı Raşit Kemal Öğütçü olan Orhan Kemal de bulunuyordu. 16 yaşında Nazım’ın şiirlerini bulundurmak ve propaganda yapmak suçundan 5 yıl ağır cezaya çarptırılmıştı. Nazım Hikmet ve Orhan Kemal oda arkadaşı olmuş ve iyi anlaşıyorlardı. Nazım, Bursa cezaevinde birçok kişiye de ders vermiş, elinden geldiği kadar onları eğitmeye ve kendilerini geliştirme konusunda yardım etmeye çalışmıştır. Bursa cezaevine sağlık nedenleri ile gelen Nazım, düzenli aralıklarla kaplıcalara gidiyor, bu sırada Piraye ile görüşme fırsatını elde ediyordu. Fakat Nazım’ın para yönünden sıkıntı çekmesi, Piraye’nin Bursa’ya gel-git’lerini kısıtlamıştır. Nazım, cezaevinde geçen yılları ile ilgili Kemal Tahir ile uzun süre yazışmış, daha sonradan bu yazışmalar “Kemal Tahir’e Mapushaneden Mektuplar” olarak kitaplaştırılmıştır.

Siyasi mahkumlar, azılı katillerle beraber kalıyorlardı. Nazım ömür boyu hapse mahkum olan iki kişi tarafından suikastten önceden haber alması sayesinde kurtulmuştur. Zor koşullar ve kapalı ortam, Nazım’ın sağlığını gittikçe bozmaya, 1933’ten beri çektiği siyatik ve 1943 yılında sağ omzunda başlayan romatizma hastalığının artmasına neden oluyordu. Volta atarak şiir yazmayı seven Nazım’ın rahatsızlıkları, onun yazı yazmasını da derinden etkilemekteydi.

Nazım Hikmet, kendi adına herhangi bir eseri yayınlatmakta zorluk çektiği için, kendisine çevirme işi olarak Tolstoy’un Savaş ve Barış adlı romanı verildiğinde, çeviren kişi olarak ortak çalıştığı Komünist Parti lideri Zeki Baştımar’ın ismi yazılmasına razı olmuş ve ücreti paylaşmıştır. Bu çeviri, çeşitli güçlükler içerisinde 1943 yılında tamamlanmıştır. Daha sonra ekonomik zorluklar nedeniyle La Fontanie’nin masallarını, nazım biçimde çevirme işini çok az bir ücret karşılığında yapmak zorunda kalmıştır. Bu işler geçinmesi için yetmeyince, Orhan Kemal’in de desteği ile bir dokuma tezgahı almış, kooperatife üye olarak para kazanmaya çalışmışlardır.

Eşi Piraye’nin Bursa’ya ziyaretleri, maddi sıkıntı ve zorluklar nedeniyle iyice azalmıştır. Nazım, aralarında gittikçe uzaklaşmalar boy gösteren ilişkisi için tutkulu bir aşkın azaldığını belirtmiş ve tutkulu bir aşkın özlemini çektiğini 1946’da Kemal Tahir’e yazdığı mektupta belirtmiştir.

1948 yıllarında, Nazım’ın dostları ile yazışmalarında adı geçen, kendisine 18 yaşından beri hayran olan Münevver Andaç’tan mektuplar almaya başlamıştı. Çok zaman geçmeden aralarında bir ilişki başladı. Münevver Andaç’ın eşi Nurullah Berk, Nazım’ı ziyaret ederek bu ilişki hakkında görüşmek istemişti. Görüşmenin ardından Nurullah Berk, Münevver kendisini terk ettiği zaman kızını ona göstermeyeceğini söylemişti. Bu arada Nazım, Piraye’ye olanı biteni anlatıp ayrılmak istediğini belirten mektup yazmıştı. Daha sonraları Münevver hanımın Nazım’la bir ilişkiye cesaret edememesi, Nazım’ı pişmanlığa sürüklemişti. Piraye’ye, pişmanlık dolu hata mektupları yazsa da, Piraye hiçbir zaman gerçek anlamda Nazım’a dönmedi. 20 Şubat 1950 tarihine ise, Münevver, evlilik düşünceleri içinde Nazım’ı tekrar ziyaret etti.

1949 yıllarında Nazım serbest bırakılması için kampanya başlatılmış, bu da Nazım’ın moralini iyice yükselmişti. Bu kampanyayı Demokrat partiye mensup gazeteci Ahmet Emin Yalman başlatmıştı. Gazetece bir yazı dizisi oluşturmuş, Nazım’ın hem haksız yere uzun yıllar tutuklu kalmasını, hem de sırf bu yüzden dünyada tanınmaya başlamış bir adam nedeniyle yurt dışındaki çeşitli ülkelerde başlamış olan protestoları dile getiriyordu. Bu arada Nazım, kendisine yapılan merhamet dolu sözlerden rahatsızlık duymakta, haksızlığı nedeniyle adalet aradığını dile getirmekteydi. Demokrat Parti üyesi, Vatan Gazetesi yazarı ve Fransa’da kriminoloji okumuş olan avukat Mehmet Ali Sebük, Nazım’ın savunmasını yapmak üzere yerini almıştı. Yazdığı yazılar ses getirmiş, Askeri mahkemelerde yapılan çeşitli haksızlıkları dile getirmiş, fakat gerçek anlamda bir yanıt alamamışlardı. Bu savunmalarda, donanma davalarının tümü dile getiriliyordu. Herhangi bir ispat olmaksızın suçlamaların ne denli haksız olduğu söyleniyordu. Nazım’ın bir “adli hata” olarak cezaevinde olduğu görüşü ağırlık kazanmıştı.

Birleşmiş Milletler Örgütü'nün danışma organlarından Uluslararası Hukukçular Derneği’nin 1950'de Nâzım’ın serbest bırakılması için TBMM başkanı, milli savunma ve adalet bakanlarına gönderilen mektuplar da sonuç vermemişti. Hiçbir sonuç alınamayınca Nazım Hikmet, açlık grevi kararı aldı ve 8 Nisan 1950'de açlık grevine başladı. Bu karar Vatan’da avukat Mehmet bey tarafından duyuruldu. Hükümetin yeniden inceleme düşünceleri ve sağlık nedeniyle Üsküdar Cezaevi’ne sevk edilmesi, açlık grevinin ertelenmesine neden oldu. Hastane raporları, Cumhuriyet savcılığı cezaevi doktoru ve Adalet Bakanlığı’ndan bir sonuç çıkmayınca, 2 Mayıs 1950’de tekrar açlık grevine başladı. Şair Nazım, bol sigara ve su harici bir şey almıyor, ölünceye kadar grevine devam edeceğini söylüyordu. 12 günde 8 kilo kaybetmiş ve durumu ciddileşmişti.

Yurt dışında, New York’ta Nazım’ın bırakılması konusunda gösteriler düzenlendi. Nazım’a destek verenler arasında Albert Camus, Sartre, Simone de Beauvoir, Picasso gibi Fransız aydınlar da vardı. Kendilerine garipçiler olarak tanıttıkları Orhan Veli, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rıfat gibi Tük şairleri de açlık grevine başladı. Protestolara destek veren telgraf ve mektuplar yağıyor, binlerce imza toplanıyordu.

Bunun haricinde Nazım’ı vatan haini kabul edenlerin sayısı da hiç azımsanmayacak kadar çoktu. Hatta Nazım ile ilgili mecliste geçen bir tartışmadan kendisine “kızıl kuduz” gibi tabirler bile kullanılmıştı.

Son olarak 14 Temmuz’da uzlaşma kararı alınmış, bu kararda kendisinin tam olarak affedildiği bile söylenmeyip sadece cezasında üçte ikilik indirime gidildiği belirtilmişti. Sonuç olarak devlete karşı ve komünizm suçundan hüküm giymiş 110 kişi ile beraber 15 Temmuz 1950’de serbest bırakıldı.

Serbest Bırakıldıktan Sonra

Nazım, hapishane sonrasında bir ev tutmak istedi ama kirayı ödemeye durumu yetmeyince, Cevizlik’te annesinin yanına yerleşti. Hatta öyle ki, avukatı Mehmet Ali Sebük’e de, avukatlık masraflarını söz verdiği halde bir türlü ödeyememişti. Yanında Münevver Andaç da vardı. İpek Film Stüdyolarında, müdür İhsan İpekçi tarafından kendisine iş verilerek yardımcı olundu. Stüdyodan kazandığı para ile Kadıköy’de bodrum katında bir ev tuttu. 23 Mart’da eşi Piraye ile resmi olarak boşandı. 26 Mart 1951 yılında Münevver’den bir oğlu oldu. Adını Memed koymuşlardı.

Nazım Hikmet’e, 22 Kasım 1950 tarihinde Varşova’daki 2. Dünya Barış Kongresinde, Palo Picasso, Paul Robeson, Wanda Jakubowska ve Pablo Neruda ile birlikte barış ödülü verildi. Nazım ülke dışına çıkamadığından, ödülü temsili olarak Pablo Neruda aldı. Bu Nazım Hikmet’in ne derece yurt dışında duyulduğunun bir göstergesidir.

1950 yılında yurtdışına pasaport almak istediğinde, Nazım Hikmet 49 yaşında olmasına rağmen, askere çağrıldı. Kadıköy Askerlik Şubesi’ne giderek, daha önce Bahriye mektebi’ne gittiğini, 1920 yılında sağlık nedeniyle çürük raporu alarak okuldan ayrıldığını belirtmiş, son olarak Bursa Cezaevinden alınan askerlik yapamaz belgesini de şubeye teslim etmişti. Birkaç hafta içinde sağlık kontrolü için şubeye çağrılmış, sadece yüzüstü bir muayene ile askerliğe elverişli olduğu belirtilmişti. Nazım Hikmet, bu duruma isyan edince, isteği üzerine Haydarpaşa Hastanesi’ne gönderildi. Fakat orada da sonuç değişmedi. Nazım Hikmet, işlerini halletmek için bir müddet izin aldı.

Yurtdışına kaçış için çeşitli planlar yaparken, kayınbiraderi Refik Erduran yardımına geldi. Erduran, Nazım’ın hapishane yıllarında da, onu Uçakla kaçırma gibi çeşitli planlar yapmıştı. Nazım’ın hapishaneden çıkmasından sonra, bir müddet ailece görüştüler. 1951 yılında Nazım’ın askerlik daveti geldiği sıralarda, Erduran askerliğini yapıyordu. Nazım’a, tekne ile Bulgaristan’a kaçma fikrini sundu. Boğazda ve Bulgaristan’da yapılan çeşitli kontrolleri araştırdı. Hatta güvenliğin o dönemlerde 30 mil üzerinde hız yapan botları olmadığını bile öğrendi. Erduran evci iznine çıktığı Pazar günü, kaçış hazırlıkları işine girişti. Nazım Hikmet de, zor yolculuk için sağlık kontrolünden geçmişti. 17 Haziran günü, Erduran bir sürat teknesi ayarlayarak Nazım’la sabahın erken saatlerinde gizlice Tarabya sahilinde buluştu. Poyrazköy yakınlarına geldiklerinde, ufukta bir Romen gemisi gördüler. Plehanov isimli bu gemiye yaklaştıklarında, Nazım hem Rusça, hem de Fransızca olarak kendini tanıtmaya çalıştı. Uzun uğraşlar sonunda, gemi Nazım’ı almak için merdiven dayadı. Nazım, Erduran’a da gelmesini önerdiyse de, Erduran bu teklifi reddetti.

17 Haziran’da askerlik işini düzeltmek için Ankara’ya gideceğini belirterek evden ayrılan Nazım’ın Romanya’ya kaçış haberi, 20 Haziran’da Bükreş Radyosunda söylendi. 21 Haziran’da Cumhuriyet Gazetesi halka Nazım’ın kaçış haberini duyurdu. Münevver, Nazım’ın kaçışının bir hafta önce Salı günü gerçekleştiğini belirterek Erduran’ı korumaya çalışmıştı. Bu sır, Erduran’ın hatıralarını yayınlaması süresince tam 25 yıl korunmuştu.

Hapishaneden çıkması için uğraş veren Vatan gazetesi sahibi Ahmet Emin Yalman, Nazım’ın kaçışı ile zor durumda kalınca, onun bir vatan haini olduğunu savunmaya başladı. 15 Ağustos 1951 yılında, verdikleri kararın nedenini Resmi Gazetede açıkladıktan sonra Bakanlar Kurulu, 25 Temmuz 1951’de Nazım’ı vatandaşlıktan çıkarıldı. Avukatı Mehmet Ali Sebük, pasaportsuz ülke dışına çıkmanın ufak para cezası gerektirdiğini savunmuştu. Bunun yanında, Sebilürreşad isimli dergi de, Nazım ve arkadaşlarının vatan hainliği hakkında çeşitli yazılar ve karikatürler yayınlamıştı. Nazım’ın geride bıraktığı Münevver ve oğlu Mehmet, 10 yıl boyunca polis kontrolünde tutulmuş ve yurtdışına çıkışlarına izin verilmemişti.

Romanya Bükreş’te 11 gün kalan Nazım, 29 Haziran 1951’de büyük bir coşkulu karşılama eşliğinde Moskova’ya vardı. Ama Moskova, eski yıllarda olduğu gibi serbest değildi. 1920’li yıllardaki yazar dostlarından hiçbirinden haber alamamıştı. Stalin için tapınırcasına yapılan sevgi gösterilerini eleştirdi. Ayrıca Rusça’ya çevrilen eserlerinde de birçok anlam hataları bulunması, Nazım Hikmet’in canını sıkmıştı. Fakat en iyi yanı, yazıları sayesinde iyi kazanıyor olmasıydı. Bu Türkiye’de düşünülemezdi.

İlk resmi ziyareti, 1951 yılında Fadeyev ile Berlin Gençlik Festivaline yaptı. Eski dostu Sabiha Sertel’in kızıyla buluşup memleket hakkında bilgi aldı. Yine aynı yıl Bulgaristan’a geçti. Oradaki yönetim dolayısıyla Türkiye’ye dönmeye kalkan halkı, kalıp mücadeleye davet etti. Orada, sürgündeki yazar Fahri Erdinç ve Bursa Cezaevinden Bethoven Hasan ile karşılaştı.

Soğuk savaşın artması nedeniyle, Kominist ve Paris’teki barış yanlıları 1. Dünya Barış Savunucuları Kongresi toplandı. Nazım, Bulgaristan ziyareti sonrasında, Fadeyev ile 1-6 Kasım tarihinde Viyana’daki Dünya Barış Konferansı’na katıldı. En önemli buluşması Jokond ile Sİ-Ya-U’da ölümsüzleştirdiği, Çinli devrimci Emi Siao ile oldu. Oysa ki Çan Kay-şek’in ordusuna yapılan mücadelede öldüğü düşünülüyordu.

22-29 Haziran 1955 yıllarına Helsinki Dünya Barış Kongresine katıldı. Konferans sonunda yönetim kuruluna seçildi. Nazım’ın şarkıları, Paul Roberson ve Pete Seeger tarafından söylendi. Seeger’in söylediği “Kapıları Çalan Benim”, 1960’lı yıllarda Columbia tarafından plak kayıtlarına geçirilmiştir.
Nazım’ın Nükleer silahlanmaya karşı, Japon Balıkçısı, Bulutlar Adam Öldürmesin ve Umut gibi şiirleri bulunmaktadır. 1959 yılında Barış Konseyi için Stockholm’e gitmiştir. Stalin’in ölümünden sonra ona yazdığı şiirde, Stalin’in adı geçmemektedir. Çünkü Nazım, kşilerin tapılacak kadar büyütülmesini doğru bulmuyordu.

Stalin, başta olduğu dönemlerde, Azerbeycan, Kazakistan, Türkmenistan gibi Türk asıllı halkın büyük çoğunluğunu Sibirya’ya sürmüştür. Nazım’ın desteklediği partinin bu şekilde yaptığı işler, biraz kafaları karıştırmıştı.

Mayakovski’den etkilenmiş olan Nazım, “İvan İvanoviç Var Mıydı Yok Muydu? İsimli üç perdelik oyun yazdı ve bu oyun Politik Tiyatro’da sahnelendi. En başarılı oyunlarından biri de, 1948’de hapishanede yazdığı Ferhad ile Şirin’in öyküsünden alıntılar yapılmış olan, Bir Aşk Masalı’dır. 1953’te Moskova Dram Tiyatrosu’nda bu oyun sahnelenmiştir. Ayrıca Yusuf Peygamber’in hayatından uyarladığı “Yusuf ile Menofis”, 1956’da oynamıştır. Bu oyunda Nazım, din düşüncesinin gerçek yaşamdan çıkarılması ile ilgili düşüncelerini dile getirmiştir. “Prag Saatleri” adlı oyunu, Macar arşivlerine göre 1960’da Romen Devlet Yahudi Tiyatrosunda oynamıştır.

1958 Yılında Macaristan’ın Leipzig kentinde, “Bizim Radyo” adında Türkçe yayın yapan bir radyo kuruldu. Bu radyoda şiirlerini okumuş ve yönetimdeki Menderes’e karşı propagandalarda bulunmuştur.

Gönül Söz Dinlemiyor!

Nazım, uzun yıllar aile ve hayattan çok fazla ayrılıklar yaşamasından mı, yoksa hayranlık duyduğu annesinin bir başkasıyla ilişki kurmasından mı bilinmez, aşk konusunda hiçbir zaman gerçek istikrarı yakalayamamıştır. Nazım’ın beraber olmak istediği kadınlar, genelde evli kadınlardı. Aşık olduğu kadının iç dünyasına aldırmadan, eski hayatından çekip kendi hayatına empoze etmeye çalışmıştı. Bir bakıma, kesinlikle yalnız kalmak istemiyordu. Bir ara Münevver’in kendisine yakınlık duymaması nedeniyle, Piraye’ye yaptığı “beni affet” veya “geriye dön” gibi çırpınmalar, yazarın bu konudaki zayıflığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu da demek oluyor ki, mavi gözlü dev komünist, aşta aciz ve başarısız bir insandan ileri gidememiştir.

Münevver’e duyulan özlem, yokluğunun verdiği boşluğu doldurmaya yetmediği için, kendisine sağlık konusunda danışmalık yapan genç doktor Galina Grigoryevna Kolesnikova’la ilişki yaşamaya başlamıştı. Doktor Galina, Nazım’ın Münevver ile olan ilişkisini biliyordu. 1956 yılında Nazım ile Polonya’ya gitti. Galina ile yaklaşık sekiz yıl kadar birlikte yaşamıştı.

1955 yıllarında Soyuz Multifilm Enstitüsü'nden, Arnavut efsanesini anlatan bir çizgi film yapmaya kara verdi. Bazı kıyafetler konusunda Nazım’a danıştılar. Enstitü yöneticisi Valentina Brumberg, yardımcısı Vera Tulyakova ile gelmişti. Nazım Vera’dan aşırı etkilenmişti. Vera, Nazım’dan 30 yaş genç ve evliler kervanında yer alıyordu. Nazım’ın duyduğu hisler, Vera’nın evli olmasından etkilenmemiş, belki de daha bile perçinlemişti. Yaz ayında Peredelkino’da bulunan yazlığına, çalışma bahanesi ile sürekli Vera’yı davet ediyordu. Vera, ilk başlarda Nazım’ın yaklaşmasına izin vermemişti. 1957 yıllarına kadar dokuz ay ayrı kaldılar. Buluştuklarında Vera, evli ve çocuklu olduğunu söylemişti. 1957-1958 yılları arasında Nazım, Bakü, Varşova ve Paris’te bulunmuş, bu süreler içinde Vera ile ayrı kalmıştı. Geri döndüğünde yine çeşitli çalışmalar için bir araya gelmişlerdi. Nazım’ın sürekli ilgisi nedeniyle Vera, uzaklaşmak amaçlı Karadeniz’e gitmiş, fakat Nazım onu izlemişti. Sürekli bu kovalamaca, Nazım’ı yormuş ve hastalanmasına sebep olmuştu. En sonunda Vera’yı ikna eden Nazım, yazlığı dahil, limuzin, kitap ve birçok kıymetli eşyayı bırakarak, Gallina’yı terk etti. 1960 yıllarda Vera kocasını terk etti. Bu ilişkilerden Münevver’in haberi yoktu. Münevver, hala büyük aşk yaşadığı Nazım’a kavuşmak için sabırsızlıkla bekliyordu. 18 Kasım 1960 yılında, Nazım ile Vera, sessiz sedasız evlendi. 1961 yılında Paris’e Vera ile gitmiş ve 40 gün kaldıktan sonra, yalnız olarak Küba’ya gitti.

Havana’ya gitmeden İtalya Barış Konseyi üyesi Joyce Salvadori Lussu ile görüşmüştü. Joyce, Nazım’ın tüm şiirlerini Münevver için yazdığını düşünüyordu. Bu durumdan çok etkilendiği için, zorlu ve tehlikeli bir kavuşturma harekatına girişti. 1961 Temmuz ayında Joyce ve Giullini isimli işadamıyla birlikte Ayvalık’a ulaştı. Sonra Joyce, İstanbul’a gidip Münevver’e ulaştı. Sonradan polisi atlatıp tekne ile Yunan adalarına kaçtılar. Ağustos ayı başında Münevver Andaç, çocukları Renan ve Mehmet ile Polonya’ya ulaştılar. Nazım kendilerini karşılamaya gelmemişti. Ayrıca Münevver, Nazım’ın evlendiğini de öğrendi. Buluşmaları soğuk bir havada geçti. Hatta kısa süre içinde, Nazım kendi işlerine geri bile döndü. Münevver, çocukları ile Varşova’da kaldı. Münevver Andaç, Polonya’da bulunana Doğu Dilleri Fakültesi'nde eğitim görevlisi olarak çalıştı.

1962 yılında Sovyet pasaportu aldı. Sağlık sorunları olmasına rağmen, çeşitli toplantılara katılmaya devam etti. Bir ara Vera ile araları açıldı. Bu kısa dönemde Azeri şarkıcı Adele Guseynov ile ilişki kurdu. 1962 Kasım’ında, Vera ile beraber, aralarını düzeltmek amaçlı İtalya’ya gittiler. ağabeydin Dino’yu ziyaret ettiler ve Nazım Picasso ile tanıştı.

Şubat 1963 yılında, Afrikalı ve Asyalı yazarların buluştuğu bir toplantı için Tanzanya(Tanganika)’da bulundu. Hayatının son dönemlerinde, aşk şiirleri ağırlıktadır. 1958 yılında projesine başladığı “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” adlı otobiyografik romanı, Münevver’in çevirisi ile 1964 yılında Fransa’da “Les Romantiques” başlığı altında yayınlandı. Bundan iki yıl sonra kitap Türkiye’de basıldı.

Nisan sonuna doğru, ölüm hazırlıkları yapmaya başlayan Nazım, “Cenaze Merasimim” isimli şiiri yazdı. 3 Haziran sabahı, postasını almak için kapıya gittiğinde, yatağa geri dönmez. Bunun üzerine Vera, kapı önünde Nazım’ı yığılmış görür. Ceketinin cebinde, Vera’nın resmi ve resmin arkasında ona yazdığı sekiz dizelik bir şiir çıkar. Şiir Geldim/Kaldım/Güldüm/Öldüm dörtlüğü ile son bulur.

Cenazesinde, hayatından geçen kadınlardan Vera, Galina, Münevver ve oğlu Mehmet hazır bulundu. 5 Haziran 1963 yılında Yazarlar Birliği'nin düzenlediği bir törenle Novodeviçiy Manastırı’nın dışındaki mezarlığı'na gömüldü.

Nazım Hikmet, yazıları ve yaşamıyla Türkiye ve dünyada ses getiren, tartışmaları uzun süre devam eden ve etmekte olan, en önemli şairlerimizden biri olmuştur.

Emre Türker


Kaynakça: ROMANTİK KOMİNİST Nazım Hikmet’in Yaşamı ve Eseri
Yazar: Saime Göksu / Edward Timms (Doğan Kitap)
picture: deviantart

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails