14 Eylül 2014

UHT Tekniği Uygulanmış Sütler Faydalı Mı?

UHT tekniği ( Ultra-High Temperature) uzun ömürlü sütler için kullanılan bir işleme teknolojisidir. Vikipedi de verilen bilgiye göre bu sütler, bir saniyelik 140-150 derece bir buhar püskürtme işlemi ardından, vakumla soğutma ve ambalajlama ile uzun ömürlü hale geliyor ve bunun nedeni olarak da içindeki bütün zararlı mikroorganizmalardan arındırılması gösteriliyor. İnternette genel olarak bu sütlerle ilgili gazete haberleri ya da gıda sitelerinde ise, pek olumsuz bilgi yokmuş gibi bir izlenim oluşuyor.
 
Çocukluk yıllarımda, oturduğum apartmanın en alt katının arka duvara bakan yüzü, inekler için ahır ve bahçesi de tavuklar için kümes olarak kullanılıyordu. Orada sağılan ineklerden gelen süt direk bize gelir ve biz de komşularımızdan (daha doğrusu ev sahiplerimiz) satın alırdık. Sütü kaynattıktan sonra oluşan kaymağı sabah kahvaltısında afiyetle yerdik. O dönemlerde kutu sütler çok moda değildi. Sonraki yıllarda, bu kutu sütlerin daha faydalı olduğu, pastörize işlemlerden geçtiği ve bizim yaptığımız işlemin sağlıksız olduğu ile ilgili bir sürü bilgi edindik. Kutu sütler daha pahalıya gelirdi (şimdilerde çiğ süt daha pahalı olduğu gibi, bulmak da zor). Oysa bugünkülere oranla, o sütlerden ve kaymaklardan daha büyük lezzet alırdım.
 
İnternet üzerindeki pek çok araştırmada, UHT ve pastörize yöntemiyle edinilen sütlerin yararlarının kaybolduğu düşüncesini çürütmeye yönelik pek çok haber görüyoruz. Genelde bu çürütmeler, vitamin kayıplarıyla ilgili. Peki ya yararlı mikroorganizmalar?
 
Prof. Dr. Ahmet Aydın’ın “7’den 70’e Taş Devri Diyeti” kitabında, UHT ile zararlı mikropların öldüğü düşüncesine karşın şunları da belirtmektedir. “Kutulanacak sütler ise ayrıca yaklaşık 135 °C ısıtılıp soğutuluyor (UHT), süt içerisindeki patojenlerin (hastalık yapanların) yanı sıra spor halindeki faydalı bakteriler (probiyotikler) de etkisizleştirilmiş oluyor (Aydın, 2011:90).” Pastörize yöntemiyle zararlı mikropların öldüğü, faydalılara bir şey olmadığı ile ilgili bilgilere ise, “sanki ateşin aklı var; faydalı ve zararlıyı ayıracak.” şeklinde cevaplıyor. Ahmet Aydın’a göre, sütün tahrip olma aşaması için uygulanan yöntemler ise, en fazladan en aza doğru şöyle: 1. sırada UHT, 2. sırada pastörize ve 3. sırada kaynatma gelmektedir. Ayrıca, ısıl işlem görmemiş sütlerin içindeki mikroorganizmaların çoğunun zararlı değil, yararlı olduğuna da dikkat çekmektedir.
 
Yemeklerimiz gibi süt ve yoğurt gibi gıdalar da ekşiyerek bozulmaktadır. Piyasada satılan kutulanmış ürünlerin pek çoğu işlemden geçtiği için geç bozulmakta, fakat pek çok faydası da bu kutunun dışında kalmaktadır. Bu nedenle de günlük şişe sütler yine günümüzde ön plan çıkmaya başladı. Üstelik güğümlerle süt dağıtma geleneği ise biraz teknolojiye uyum sağlayarak da olsa eski havasına kavuşuyor gibi görünüyor.
 
Emre Türker
 
Kaynakça
Vikipedi. http://tr.wikipedia.org/wiki/UHT. (Erişim tarihi: 14.09.2014).
Aydın, A. (2011). “7’den 70’e Taş Devri Diyeti”. İstanbul: Hayykitap (6. Baskı).

Picture: deviantart

10 Eylül 2014

Şah Mat

Orjinal Adı: Scacco Alla Regina
Sayfa Sayısı: 512
Yazar: Mario Mazzanti
Çeviren: Güliz Akyüz Yıldırım
Kitap Boyutu: 13,5 x 21
Yayınevi: SONSUZ KİTAP
1. Baskı: Kasım 2011
 
Adriana Maggesi adında bir kadın, soğukkanlı bir şekilde vahşice öldürülmüştür. Katil acaba bunu neden yapmıştı? Yaşanan bu vahşetin devamı gelecek miydi? Belki de bir seri katilin ilk adımları izleniyordu.
 
Greta Alfieri, mesleki hayatı için her şeyi göze alan ve geleceği açısından yapamayacağı bir şey yok denebilecek bir gazeteci ve sunucudur. Meydana gelen Maggesi cinayeti onun ilgisini çeker. Ne için yapıldığı ve neden yapıldığını araştırırken, aldığı bir mail ile birden kendini bu cinayet serisinin içinde bulur. Belki de katilin bundan sonraki adımı onun için atılacaktır.
 
Toskanalı Mario Mazzanti, Milano’da doğmuş, Tıp fakültesi mezunu (bunu romanında kanıtlarcasına yazdığı ayrıntılardan anlayabiliyoruz) yazar, sinema, edebiyat, opera ve satrançta ilgilenmekte ve İngiliz mastiff cinsi dev köpeği Homer ile birlikte yaşamaktadır. Kitapta yazar hakkında bildirilen bu biyografi, yazarın “Şah Mat” romanında neredeyse her yere dağıtılarak cümleler arasına yerleştirilmiş ve kendi hakkındaki bilgileri romanı içine adapte etmiş.
 
Polisiye romanları, içinde farklılık ve düzgün bir edebiyat anlatımı barındırdığında ilgimi çeker. “Şah Mat”, Amerikan filmlerinde görmeye alıştığımız sahnelerin roman haline dönüştürülmüş şekli diyebilirim. Şu filmlerde sıkça karşılaştığımız, orijinal dilinden çevirideki küfürlerin yerine “kahretsin, lanet olsun” gibi cümleleri de sıkça karşılaşıyoruz. Kitap hakkında satış sitelerinde oldukça fazla iyi yorumu var. Bu nedenle de tercih edip aldığım bir roman olmasına rağmen, aradığım heyecanı bulduğumu söyleyemeyeceğim. Belki de o kadar iyi yorumlardan sonra, daha iyi bir eserle karşılaşacağımı düşünmüşümdür. Başı ile sonu arasında bir bağlantı kuramıyor, sonu için bir yorum yapamıyorsunuz (içinde katilin kim olduğu arayışı genelde agatha christie romanlarında oluyor). Ayrıca ayrıntıların bir kısmı bana kitabı uzatmak için yapılmış düşüncesi verdi. Yazarın ilk romanı olarak düşünüldüğünde, kitabı başarılı bulacağımız kesin. Okuyucu olarak çok beğenenlere saygı duyaraktan, aynı düşünceyi paylaşamayacağımı belirtmek isterim.
 
Emre Türker
 
Kaynak:
Mazzanti, M. (2011). Çev. Yıldırım, G.A. "Şah Mat". İstanbul: Sonsuz Kitap (1. Baskı, 2011).

08 Eylül 2014

Bazı Çocuklar Neden Spordan Nefret Eder?

Bir çocuğun, kendi seçtiği ve heves ettiği bir spordan bir anda vazgeçmesi, ondan nefret etmesi mümkün mü?
Çocukluk yıllarımda voleybol oyununa büyük ilgim vardı. Özellikle yaz okulları açıldığında, ilk önceliğim voleybol olacaktı. Sahil kenarında büyümüş olmama rağmen kumsalda vakit geçirmekten çok, sporla ilgilenmeyi seçmiştim. İlk günlerde takım çalışmalarına çok heyecanla başlamıştım. O büyük ve ağır topun (bir çocuğa göre) çizginin bir ucundan diğer ucuna gönderilmesi, çok kolay bir iş değildir. İlk denemelerimde başarısız olmama ve bileklerimin topa vurmaktan kızarmasına rağmen, hiç vazgeçmemiştim. Fakat orada vazgeçen başka biri vardı. Voleybol için seçilen öğretmen. Kısa boylu, spor yaptığını hiç görmediğim ve yüzünden bir kere bile tebessüm alamadığım o kişi, beni her gün keyif aldığım voleyboldan uzaklaştırmaya başladı. Üstelik acemilik başlangıcında olanlara hiç yanaşmıyor, sadece tecrübelilerle ilgileniyordu. Öyle olması da normaldi. Çünkü devlette görev yapan bu öğretmen, yaz okuluna sadece ekstra para kazanmak için gelmiş, sporla alakasız bir kişilikti. Isınma sonrası takım kurulduğunda, biz çaylaklar hemen kenara ayrılır ve orada unutulurduk. Buna rağmen çabalamalarım sonucu, topu karşıya geçirmeyi başarınca “öğretmenim, topu karşıya geçirdim” diyerek sevincimi gösterdiğimde, “1 kere geçirdin, 10 kere geçiremedin. Şimdi şans eseri başardın, sonrasında yine atamayacaksın.”  diyerek, voleyboldan ilk soğukluğumu bana yaşatmıştı. Sonraki günler yaz okuluna devam etmedim.
 
İkinci deneyimim, voleybol takımına yazılmakla solan son umudumdu. Takıma sadece antrenmanlar için yazılmıştım. Fakat okullar arası spor karşılaşmalarında adam eksikliği nedeniyle beni yedek kulübesine oturtmak için takıma seçen spor öğretmenim, o gün hiç oyun fırsatı elde edemediğim ve karşı tarafın çok güçlü oyunculardan kurulu olmasına rağmen, bizi sıra dayağına çekmişti. Sebebi yenilmekti. O gün voleybolu kafamdan sildim.
 
Bazı uzmanlar, çocukların spor hevesinin yitirilmesinde, çalıştırıcıların, çocukları daima karşı tarafı yenmeye adapte etmesi ve sporu bir temel egzersiz gibi görmekten uzaklaştırmasından kaynaklandığını belirtmektedir. Çocuklara aşırı eleştirel yaklaşan ve bazılarını yeteneksiz gören bu çalıştırıcılar, çocukların spor geleceği açısından kara lekeleri oluşturmaktadırlar.
 
Ebeveynler olarak çocuğunuzu bir spora yönlendirmek istiyorsanız, onun ne istediğini bilmeniz gerekir. Ayrıca gelişim dönemlerine göre bazı spor dalları ağır olabilir ki, bu da göz önünde bulundurulması gerekir. Bundan sonrası için ise sadece oyun için çocuğu yönlendirmek yeterli oluyor. Çünkü kazanmak kadar kaybetmek de öğrenilmesi gerekir. Antrenmanlarda asıl yapılan şey; bir çeşit spor aktivitesi, vücut sağlığı ve bu işten keyifle gelen mutluluktur. Sonraki zamanda o spor dalına devam adına seçimi, çocuk zaten zamanla kendine uygunluğu belirleyerek yapacaktır.
 
Emre Türker

Picture: deviantart1, deviantart2

07 Eylül 2014

Rüzgarın Gölgesi

Orijinal Adı: La Sombra Del Viento
Sayfa Sayısı: 527
Yazar: Carlos Ruiz Zafon
Çeviren: Mustafa Karabiber
Kitap Boyutu: 13,5 x 21,5
Yayınevi: ALTIN KİTAPLAR

Annesini kısa bir zaman önce kolera salgınından kaybetmiş Daneil’i, babası “Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı” adını verdikleri dev bir eski kitap deposuna götürür. Bu dev kitap deposu, kapanan ya da unutulmaya terk edilen kitapların bir araya toplandığı bir çeşit merkez gibidir. İyi bir sahaf olan babası, 11 yaşındaki Daniel’den kendisine bir kitap seçmesini ve seçtiği kitaba sahip çıkmasını ister. Bu sorumluluk çok önemlidir. Daniel, rafların birinde “Rüzgarın Gölgesi” adında bir kitap bulur ve korunması gereken bir kitap seçimi için onun çok uygun bir seçenek olduğuna karar verir. Kitabı yanına aldıktan sonra Daniel, Rüzgarın Gölgesi’nin yazarı Julian Carax hakkında kitapçı babasına sorular soracak, ama babasının yazarı tanımamasını hayretle karşılayacaktır. Bunun üzerine yazarı Julian Carax hakkında bir araştırma yapmaya karar verir. Bir süre sonra Rüzgarın Gölgesi’nin eşi benzeri olmadığı, piyasadaki tüm Julian Carax kitaplarının ortadan kaybolduğunu ve yazarın geçmişi hakkında kimsenin bişey bilmediğini öğrenir. O zamandan sonra Daniel, bu gizemli yazarı bir şekilde bulmaya karar verir. Bu karar, sırların ortaya çıkmasıyla birlikte Daniel’in de hayatını tümüyle değiştirecektir.

Kitabın konusunun geçtiği yer olan Barcelona’da zaman, 1900’lü yıllardır. 1930’lu yıllarda General Primoderivera’nın, İspanya’daki ayaklanma sonrası yönetimi ele alarak diktatörlük kurması, sonrasında Cumhuriyetçilerin seçimleri kazanması ve ardından kanlı savaşların yaşandığı İspanya İç Savaşı ve yine savaş sonrası General Francisco Franco’nun diktatörlüğünün başladığı yıllar, kitabın zaman dilimlerinde yer bulmaktadır. “Altın Kitaplar” gibi köklü bir yayınevinden çıkan kitap, iyi bir çeviri ve kelime/imla hatasızlığı sayesinde keyifle okunuyor.

25 Eylül 1964 doğumlu yazar Carlos Ruiz Zafon’un romanları 45 ülkeden yayınlanmış, 30’dan fazla çevirisi yapılmış. Javier Sierra ve Juan Gómez-Jurado ile birlikte çağdaş İspanyol edebiyatının en başarılı yazarlarından biridir (wikipedia).

Kitap, klasik bir çocuk romanı gibi başlayıp, ardından gizemli bir gerilime ve sonrasında heyecanlı bir polisiyeye dönüşüyor. Kitabın her ayrıntısı özenle hazırlanmış. Bazı kitaplarda bölümler vardır, okuduktan sonra kitapla ilgili hiçbir bağlantı kurulamaz. Çünkü bu anlatımlar veya tasvirler, kitabın içeriğini zenginleştirmek için yazılmıştır. Fakat bu romanda bunları söylemek mümkün değil. Hiçbir ayrıntıyı atlamadan okumak gerekiyor. Çünkü yazar tüm olanları birbirine dikkatle bağlamış durumda. Özellikle son 150 sayfayı bırakamadığımı ve bu nedenle geceyi uykusuz geçirdiğimi söylemek isterim. İyi bir kitap arayanlara tavsiye ederim.

Emre Türker


Kaynakça:
Wikipedia. Link: http://tr.wikipedia.org/wiki/Carlos_Ruiz_Zaf%C3%B3n. (Erişim Tarihi: 07.09.2014).
Zafon,  C.R. (2013). Çev. Karabiber,  M. “Rüzgarın Gölgesi”. İstanbul: Altın Kitaplar.

01 Eylül 2014

Mozart, Bebeklerin IQ'sunu Yükseltiyor Mu?

Çocukların IQ’sunun yükseltilmesi adına birçok çalışma yapılmaktadır. Doğum öncesi anne adayları, bebeklerine etki etmesi adına saatlerce klasik müzik CD’leri dinliyor. Piyasada bu tip ürünler aldı başına gidiyor. Peki gerçekten bu ürünler, sanıldığı kadar etkili mi?

Üzülerek belirtmek isterim ki, birçok bilimsel deneyden çok, bu çalışmalar genelde söylentiler üzerine çoğalmaktadır.

“Daha iyi öğrenmek için, beyin hücrelerimiz arasındaki küçük geçitten geçişi kolay hale getirmemiz gerekir.” Bilim adamları bunu yapmanın yolunu bir deneyle açıklamaktadır. Çocuklar üzerine bir deney yapılmış. Bu deneyde ders çalışmaktan uzak bir çocuk seçilmiş. Bu çocuk hiç yerinde durmuyor, ders dinlemiyor ve dinlese de bir türlü etkili olamıyormuş. Eliot isimli bu çocuk için öğretmeni, “Eliot’ın  hafızası onu sürekli engelliyor, geliştirilmesi gerekirdi.” gibi bir cümle kurmuş. Onun okur-yazarlığı yaşıtlarının çok altındaymış. İyi bir çocuk olmasına rağmen kendisinde bir dikkat sorunu olduğu bilinmektedir. Ödev yaptırmakta çok zorlandığını söyleyen annesi, onun televizyon başından kalkmadığını belirtiyor. Eliot da derslerin ilgisini çekmediğini belirtmektedir. Bunun üzerine Oxford Üniversitesi onu bir programda incelemeye karar veriyor (diğer seçilmiş çocuklarla birlikte). Araştırmada, düzenli olarak bu çocuklara içmesi için bir tablet verilir. Aileler ve öğretmenler, bu program dahilinde olağanüstü farklılıklar görmeye başlar. Eliot’un 2-3 ay içinde çalışmaya olan ilgisi artar. Kütüphaneye gidip kitap okumaya ve televizyondan uzaklaşmaya başlar. Bu gelişimdeki tablet ne mi? Omega-3 (BBC, İnsan Beyni 1/3).

İşte bu durumdan da anlaşıldığı gibi, çocukların beyin gelişiminde asıl büyük etkenlerden biri Omega-3’tür. Omega-3 nelerde bulunur? “Omega-3 : Somon balığı, Orkinos tipi ton balığı, uskumru, sardalya, hamsi, Keten tohumu yağı (%60), Ada çayı yağı (%54), Kivi (%52), Perilla(%58), Semizotu(%35) daha az oranlarda ceviz, badem, fındık, soya filizi, kuru fasulye, soya fasulyesi, nohut, mısır, mısır unu, çörek otu yağı, kanola yağı, soya yağı, tatlı patates, marul, lahana, brokoli ve diğer yeşil yapraklı sebzeler”de bulunur (vikipedi/ Omega-3 yağ asitleri).

1993 yılında bilimsel dergi olan “Nature” ün bir çalışması yayınlandı ve medya bunu hemen malzeme yaptı. Bu çalışmada Mozart dinleyen üniversite öğrencilerinin IQ düzeyindeki yükselmeden bahsediliyordu (çalışmada Kaliforniya Üniversitesi'nde bir grup üniversite öğrencisi üzerinde denenmiş ve Mozart'ın 'Re Majör İki Piyano İçin Sonat'ı dinletilmiş). Popüler basın bunu hemen kendine göre uyarlayarak Mozart Etkisini (ME) çocuk ve bebeklere genelledi. Bangerter ve Heath, çalışmadaki IQ düzeyinin geçici olduğu ile ilgili bilgilerin medyada yansımadığını belirtmişti. Fakat bunu hiç kimse dikkate almadı ve bu bilginin doğru olduğu gittikçe yayılarak kabul gördü. Aslında bunu çürüten ciddi çalışmalar yapılsa da, hiçbiri popüler basının ilgisini çekemedi. Bunun üzerine Mozart CD’leri piyalarda boy göstermeye başladı. Aslında amaç da buydu. Çünkü yeni bir pazar ortaya çıkıyordu. Günümüzde pek çok internet sitesinde, kitaplarda ve televizyonda ME ile ilgili çok fazla sayıda haber yapılsa da,  günümüz gelişim bilimcileri bunun doğru olmadığında hemfikirdir (Bee ve Boyd, 2009). Bunlara rağmen bebek Mozartlar, ünlü köşe yazıları ve kitaplarda o kadar çok “kanıtlanmış etki” olarak sayfalarca bilgi yazıyor ki, anlamak mümkün değil. Her yazılan asılsız haber, bir diğerine kaynak oluyor ve bu şekilde dilden dile dolaşan haber gerçek oluyor.

 
Emre Türker

Picture: flickr

Kaynakça:
BBC (belgesel). İnsan Beyni 1,2,3.
Bee, H. ve Boyd, D (2009).Çev. Gündüz, O. “Çocuk Gelişim Psikolojisi”. İstanbul: Kaknüs Yayınları.
Wikipedia. Link: http://tr.wikipedia.org/wiki/Omega-3_ya%C4%9F_asitleri. (Erişim Tarihi: 01.09.2014).
 
Kısaltma:
ME-Mozart Etkisi

Blended (2014)

Türkçe Adı: Karışık Aile
Tür: Komedi
Yönetmen: Frank Coraci
Süre: 117 dakika
Oyuncular: Adam Sandler (Jim), Drew Barrymore (Lauren), Kevin Nealon (Eddy), Terry Crews (Nickens), Wendi McLendon-Covey (Jen), Emma Fuhrmann (Espn), Bella Thorne (Hilary), Braxton Beckham (Brendan), Alyvia Alyn Lind (Lou), Joel McHale (Mark), Abdoulaye NGom (Mfana), Kyle Red Silverstein (Tyler), Zak Henri (Jake), Jessica Lowe (Ginger), Shaquille O'Neal (Doug)
Eşini kanserden kaybeden 3 kız çocuğu babası Jim (Adam Sandler) ile, eşinden ayrılmış 2 erkek çocuğu annesi Lauren (Drew Barrymore), arkadaşları vasıtasıyla buluşturulur. İlk görüşme beklentilerin altında kalmış ve hayal kırıklığı ile buluşma noktasından ayrılmışlardır. Fakat kendi cinsiyetlerinden farklı çocuklara sahip bu ebeveynler, çocuklarının ihtiyaçları devreye girince, bir şekilde yeniden karşılaşırlar. Bu tesadüf karşılaşmayı bir Afrika tatili izleyecek ve orada iki aile birbirlerini tanımaya başlayacaktır. Filmin konusu, bu iki ailenin birbirlerini tanıma faslı sırasında yaşanan ilginçlikler ve eğlenceler ile devam eder.

Klasik Adam Sandler filmi olarak nitelendirebileceğimiz film, bu tarzı tanıyanların beğeneceği türden. Ailece izlenebilecek eğlenceli bir yapım diyebilirim.

Emre Türker
Picture: impawards

31 Ağustos 2014

Ölüm ve Ölümden Sonraki Hayat

Kabir-Kıyamet-Cennet-Cehennem
Sayfa Sayısı: 398
Yazar: İmam-ı Gazâli
Çeviren: Ali Fuat Arslan
Kitap Boyutu: 13,5 x 19,5
Yayınevi: SAADET YAYINEVİ

İmam-ı Gazâli’ye ait ilk olarak okuduğum bu kitap, ölüm ve sonrası ile ilgili İslam alimlerinin sözlerini, hadisleri ve ayetleri içeren ve onları bir sıra doğrultusunda okuyucuya sunan bir eser.

Kitap, kabirde kıyamete kadar ölüm anında insanların neler göreceği ve nasıl bir yoldan geçeceğini anlatmakla başlıyor. Sonrasında kıyamet anı ve ardından Sırat Köprüsü’nden geçiş ile birlikte cennet ve cehennemin anlatımı başlıyor. Kitabı okudukça biraz ürkmeniz normaldir. Çünkü her anlatımda hayat imtihanıyla ilgili bildirimler yapılıyor. Bu denli düşünceleri başka kaynaklardan dinlemiş ya da okumuş olsam da, hiç bu kadar ayrıntılı bir eserle karşılaşmamıştım. Yazarın düşüncelerinden çok, ilmi bilgilerin bu kadar ayrıntılı toplanması ve özenle hazırlanması benim dikkatimi çekmiştir. Üstelik kaynak kitaplar biraz sıkıcı olurken, bu kitapta sıkıcı bir anlatım yok. Çünkü İslam alimlerinin de sözlerine yer verildiğinden ve bunlar mantıklı bir sıra ile açıklandığından, bir sonraki sayfada ne olduğunu merak ediyorsunuz. Bazı dini kaynaklarda yazarlar tehditvari anlatımda bulunurken, bu kaynakta neler ayet ve hadislerle anlatılmışsa, onların açıklamaları kelimelere dökülmüş.

 İmam-ı Gazâli, Hicri 450 (miladi 1050) yılından doğmuş bir İslam alimi diyebiliriz. Zamanın üstün zekalarından biri olarak bilinen İmam-ı Gazâli, Nizamiye Üniversitesi’nde rektörlük yapmış, üçyüzü aşkın eser yazmış. Bu kitaplardan pek çoğu, yapılan savaşlar sırasında yanıp kül olduğu belirtilmektedir. 55 yıllık ömrünün son günü, sabah namazı vaktinde abdest aldıktan sonra kefen istemiş, kefeni öpüp yüzüne sürmüş ve başına koymuş. Ardından “Ey benim Rabbim. Malikim. Emrin başımın üstüne” diyerek namaz kılmak üzere odasına geçmiş. Odasından çıkmadığı görülünce, 3 kişi tarafından odasına girdiğinde, İmam-ı Gazâli’yi kefenini giymiş ve yüzünü kıbleye dönerek ruhunu teslim ettiğini görmüşler (Gazali, 2013).

Bin yıllık eserlerin sadeleştirilmiş hallerini okuyunca, pek çok İslam kitaplarında bulunan yazım hataları, ağır teleffuzlar ve anlaşılması güç kelimelerle eserleri ne kadar sıkıcı hale getirdiklerini görmüş ve kıyaslamış oluyorsunuz (sadeleştirenlerin de önemi büyüktür). Bu kitapta böyle dil ağırlıkları yok. Kendisinin zekası şüphe götürmez. Konu hakkında ilgi duyanlara tavsiye edebilirim.

Emre Türker

Kaynakça:
Gazali, İ. (2013). Çev.  Arslan, A.F. “Ölüm ve Ölümden Sonraki Hayat & Kabir-Kıyamet-Cennet-Cehennem”. İstanbul: Saadet Yayınevi

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails