27 Aralık 2011

Hayatı Çifte Vardiyalı Yaşayan Kadınlar

Sabah fidanlıklar arasında kendini yırtan kadınlar tanıyorum.
Erkekler, ot ve dikenleri biçtikten sonra, genelde işçileri yöneten efendiler olurlar.
Kadın, akşama kadar tarla içinde, akşamdan sonra evinin içinde işçidir.
Çocuğunu karnında taşımak, doğurmak, büyütmek, yetiştirmek yetmezmiş gibi,
Erkeğiyle ilgilenmek, onun kaprislerini çekmek durumundadır.
Erkek ise, günün yorgunluğunu, akşam kahvesinde zaman öldürerek atmaya çalışır.

Kadının tarladaki tartışılmaz emeğine rağmen,
Çiftçi tanımlaması erkeğe yakıştırılır.
Çünkü kadın, ikinci planda bir gölgedir.

Cordelia Fine’nin ilginç bir cümlesi var: “Her başarılı akademisyen erkeğin arkasında bir kadın var, ama her başarılı akademisyen kadının arkasında soyulmamış bir patates ve biraz ilgi bekleyen bir çocuk vardır.”

Emre Türker

Picture: flickr

17 Aralık 2011

İnsan Yaşlandıkça Yalnızlaşıyor

Toplum içinde yaşamayı ve onsuz yaşam olamayacağını öğreten sistem, zamanla yalnızlığa itiyor insanı. İçine girdikçe bir kum tanesine dönüştüğünüz bu ortamda, gittikçe büyüyerek başıboş bir taş parçası haline geliyorsunuz. Dramatik süreç, işte böyle başlıyor.

İnsan akranlarıyla birlikte olmayı sever. Aynı dönemin insanları, benzer şeyleri paylaşır ve zıtlıkları yine aynı ortamda tartışır. Bir dönem çevre edinme konusunda altın çağını yaşayan insan; iş, evlilik ve çocuk derken, gittikçe çemberin dışına doğru çıkar. Akranlar birer birer kaybolur, tıpkı yalnızlaşan insanın sessizce kayboluşu gibi.

Yazdıklarım biraz acımasız görünebilir. Fakat bazı gerçekler su götürmezdir. Yalnızlık, bir çeşit kaçışla başlar. Bu kaçışı hızlandıran yine bizler oluruz. Sevgi, bir ölçüde dengelemeye çalışsa da bu sıkıntıyı, yaşlanma psikolojisiyle senaryolar üretmeye başlayan insan, “acaba beni istemiyorlar mı?” sendromuyla karşı karşıya kalır.

Bazen yakın çevremde “şöyle yapsaydım böyle olurdu” cümleleri kuran veya “keşke”lerle yaşayan orta yaş grubuna sorarım: “Yüksek lisans düşünür müsün?” “İngilizce öğrenme konusunda planın var mı?” “hayatını kitap yapabilir misin?”… Bu sorularıma “bu yaştan sonra mı?” cevabıyla karşılaşmam sürpriz değildir. Oysa kendini yaşamın gelişimsel çizgisinden uzaklaştıran kişi yine insandır ve bu durumun da farkında değildir. Bilgi, aldıkça düşüncede varlığını genişletir. Bilgiden uzaklaştıkça, boşluğa davetiye çıkarırsınız. Yani bir şeyler yapmak için nefes aldığınız sürece zamanınız vardır. Ama erken, ama geç…

Dost, para kadar kolay harcanır ama para kadar kolay cebe girmez. O yüzden yakın çevrenizdeki ilişkilere dikkat edin. Bilgi, sevgi, paylaşım, inanç ve beraberinde gelen mutluluk, insanı yalnızlıktan uzaklaştıran altın parçalardır. Zaman, yalnızlığa sürüklemek için kanal açabilir ama insan, bu kanalları kişisel emekleriyle kapatabilir.

Unutmayın, ne kadar soyutlarsanız kendinizi somuta, o kadar soyutlanırsınız hayattan.

Emre Türker

Picture:deviantart1, deviantart2

11 Aralık 2011

Yenilmek, Yinelenmek, Yenilenmek ve Yenmek

Yenilmek, bazen yenilenmek için gerekir. Fakat yenilmek demek; kaybettiklerimizi geri almak için çırpınmak, kaybedilen yolda hataların üstünde durarak huzur çizgisini tırtıklamak, kazananlara çamur atıp üstümüzdeki kiri görünmez kılmaz, kaybedilen noktada oturup bilinçsizce boşluğa dalmak değildir elbet.

"Yenilen pehlivan güreşe doymaz.” Kimi zaman kazananlar tarafından kaybedenlere söylenir bu laf. Dalga geçmek gibi görünse de, sözün özünde başka bir aslan yatar. Düştüysen eğer, kalk ve başlangıç noktasına geri dön. Fakat bu, “hadi bi daha, bi daha, bi daha…” sözlerinin arkası gelmeyen kaos değildir. Başlangıç noktasında tekrar hazır halde bulunmak için; hataları görmek, düşünmek ve çalışmak gereklidir.

Test sınavlarında başarısızlık ikiye ayrılır. Birincisi, rasgele oltayı sallayıp balığın gelmesini kısmete bağlayanların başarısızlığı, diğeri ise mücadele edip, gerekli basamakları kaçırdığı ya da bulamadığı için, güçten kesilip zirveye varamadan aşağı inmek zorunda kalan dağcıların başarısızlığı. Birincisinde başarı, hayat boyu inişli çıkışlı grafikler çizer, diğerinde ise inişli çıkışlı grafikler yukarıya doğru artan bir teğet çizer.

Yenilgiye barışık olun. Hatta yenildiğinizde, kendinizle eğlenebilmelisiniz. Çünkü bu bir oyundur. Çocukken oynadığınız oyunlarda nasıl bazen kaybediyorsanız, ileriki yaşlarda oynadığınız bu hayat oyunlarında da kaybedebilirsiniz. Yenilgi, alışkanlığa dönüşmedikçe, size büyük dersler verecektir.

Yenilmez mi olmak istiyorsunuz? O zaman siz çift taraflı düşünceye sahip olamazsınız. Çeşitli yenilgilerin ardından yenmeyi öğrenen kişi, yakaladığı başarı çizgisini kaybettiğinde, nasıl tekrar aksiyon alabileceğini bilecek yapıya sahiptir. Fakat kaybetmeye hiç alışık olmayan kişi, bataklıkta çırpındıkça daha da batacak ve tutacak ipi göremediği için kurtulamayacaktır.

Yenildiğinizde, kazananları tebrik etmeyi bilmelisiniz. Bazen kıyaslamalarda en iyisi olamayabilirsiniz. Çünkü insanın bir kapasitesi vardır. Bazıları en iyi olduğu için alkışlandığı gibi, bazıları ise en iyi olabilmek için gösterdiği çabadan ötürü takdir edilir.

Öyleyse,

Yenilince tekrar ayağa kalkıyor ve yeniden zirveyi planlıyoruz.

Ne demiş atalarımız:
“Adam Yenilmekle Marifetli Olur, Yanılmakla Âlim”

Emre Türker

Picture: deviantart

04 Aralık 2011

Aklında Bir Sayı Tut

Yazar: John Verdon
Sayfa Sayısı: 475
Kitap Boyutu: 13,5 x 21
Yayınevi: Koridor

Emekli polis David Gurney, Walnut Crossing kasabasının biraz dışında eşiyle birlikte yaşamaktadır. Bir gün, okul yıllarından kalma arkadaşı Mark Mellery’den, acil görüşme talebini belirten bir not alır. Mark Melery, esrarengiz, şaire ve akıl okuma yeteneğine sahip bir psikopat tarafından tehdit unsurları içeren bir mektup almıştır. Bu tehdit konusunda kendisine yardımcı olabilecek tek kişinin, emekli olmasına rağmen dedektifliği polis teşkilatında ün yapmış David Gurney olduğunu düşünmektedir. Eşi Madeleine’nin tüm karşı çıkmalarına rağmen Gurney, yardım teklifini kabul eder. Şimdi yapılması gereken şey, bu mektubun kötü bir şaka mı, yoksa gerçek mi olduğunu bulmaktadır.

Hollywood filmi havasında bir kitap. Kitabın konusu, kişiler arası psikolojik tutumlar ve onların arasında kurulan bağ ile zenginleştirilmiş. Temposu gittikçe artıyor. Sonlara doğru adeta okuyucusunu esiri haline getiriyor. Üstelik yazarı John Verdon Manhattan’ın ilk kitabı. Başarılı olduğu söylenebilir.

Emre Türker

02 Aralık 2011

Tembel Olduğumuzu İtiraf Edebilir Miyiz?

Anlamında negatif bir ifade bulunduğundan, tembellik kimse tarafından kolay kolay kabullenilmez. Oysa tembellik, her insanın ruhen sahip olduğu ve belli dönemlerde ortaya çıkan bir duygudur.

Tembellik bir alışkanlıktır. Ev içinde hapsolan, dış dünyadan uzak, bilgisayarla iç içe, topluma eleştirel duygularla yaklaşıp onu ittiğini sanarak özünde kendini toplumdan dışlayan kişiler, tembellikle barışmaya başlar. Entelektüel düşünce ardına saklanıp, bir köşede “Bezgin Bekir” i oynar.

Tembellik, bedensel tutumları hedef alan bir yaklaşımla sınırlı değildir. Aklın tembelliği, bedensel tembellik kadar tehlikelidir. Aklın tembelleşmemesi için, üretken olmak, yeni fikirler geliştirmek, bulmaca çözmek, akıl oyunları oynamak, tartışma (yapıcı diyaloglar) platformlarına katılmak, kitap okumak, dil öğrenmek veya hafızayı yoklamak (hatırlama oyunları, geçmişteki günleri anmak, geçmişi gözden geçirmek), uygulanması muhtemel pratiklerdir. Aklın tembelliği bizi bedensel tembellikle daha kolay özdeşleştirebilir.

Yoğun çalışma hayatına sahip bir insanı, tembel olarak nitelendirebilir miyiz? Elbette. Çünkü yoğun çalışma temposu, bedeni ve ruhu zorladığından, kısmen tembelliğe teşvik eder. Bu nedenle en azından eve veya işe doğru kısa olsa da yürüyüşler yapmak, kitap okuma, aile ya da arkadaşlarla buluşma, küçük oyunlar oynama, ev temizliği, yemek yapma (özellikle erkeklerin tembelliğidir bu) ve evin düzeni ile uğraşma, düzenli uygulandığında bizleri tembellikten kurtarabilecek, rutin görünen ama özünde doğru alışkanlıklar olacaktır.

Hafta sonu bir gün, evimde akşama kadar tembellik yapabilir miyim? Aslında bu tembelliğe girmez. Kişinin kendisine verdiği bir moladır. İnsanın çoğu zaman bu molalara ihtiyacı vardır. Fakat bu ihtiyaç, günün tamamını kapsıyorsa, dinlenmeyi aşar ve tembelliğe yol açar. En iyisi birkaç saat dinlenme ardından, yeni bir uygulama bulmak…

Kalkmışken bana da çay getirir misin? Masum bir soru. Fakat alışkanlık düzeyinde ise bir tehlike. Patron tembelliği diye de tanımlamak yanlış olmaz. Oysa kendi adımıza yapılması gerekenlerden ne kadar uzaklaşırsak, o kadar tembelleşiriz. Öyleyse ruha gaz verme zamanı. Hadi bir iyilik yap ve yemekten 1-2 saat sonra, şöyle güzel bir meyve tabağı hazırla kendine. Ayrıca sıcak bir içecek de hiç fena olmaz.

Acaba ben tembel miyim? Acaba bedensel bir tembellik mi, yoksa ruhen bir tembellik bir bana uygun? Belki de her ikisi olabilirim. Dürüst olmak gerekir. Sorunun kaynağını bulmak ve kabullenmek, çözüm adına önemli bir başlangıç sayılabilir.

Eğer tembellik konusunda cevabınız evet ise, hemen dışarıya koşmayın. Alışık olmadığınız bir tempo, sizi yorar. Plan yapmak gerekir. Akşam saatlerinde boş kalınacak zamanları planlamak, yapılması gerekenleri planlamak, izlenecekleri planlamak… Plan, hayatın önemli bir parçası. Sadece doğru yapılmalı. Bu anlamda profesyonel yardım alınabilir.

Tembel olduğumuzu itiraf edebiliyor muyuz? Evet, hayır, belki… Bundan sonrası size kalmış.

Emre Türker

Picture: deviantart1, deviantart2

27 Kasım 2011

Hedef: Tam İsabet

Bir yaydan çıkan ok, bir süre sonra hızla yol almaya başlar. Saplandığı yer, kimi zaman hedef tahtasının tam 12 noktası, kimi zaman hedef tahtasının herhangi bir noktası, kimi zaman da hedef tahtasının dışında bir yerdir.

Her hedef, bir varış noktasıdır. Yay, seçtiğiniz okla beraber bir bütündür. Hedef noktanızı siz belirlemelisiniz. Başkasının belirlediği hedefler, sizin değildir. Fakat seçtiğiniz hedefler için, başarılı bildiğiniz bir başkasından destek alabilirsiniz.

Hedef tahtası ile aranızdaki mesafe, duruma ve zaman göre değişebilir. Yetenek, sizin bu yoldaki artı puanınız olsa da, tek başına yeterli değildir. Hedefi tutturma şansınız; kararlılığınız, deneyimleriniz, azminiz ve isteğinizle doğru orantılıdır.

Hayattaki hedefler hiçbir zaman bitmez. Çoğu zaman, hedefimizi tutturduğumuzu ya da hedefe vardığımızı düşünürüz ama son nokta bu değildir. Hayat, nefes aldığımız sürece bize yeni bir hedef için seçenekler sunar. Biz bazen hedeften vazgeçer, bazen hedeften şaşar, bazen de hedefi tesadüfen tutturabiliriz. Olası olumsuz durumlar, yaşamda bize eksi puan kazandırır. Her vazgeçiş, kendimiz adına bir değerden kopuş olacaktır.

Hedeflerin kolay olduğunu söylemek doğru olmaz. Her hedef, kendine göre zordur. Hedefi hafife almak, sizi zayıflatır. Hedefi aşırı zorlamak ise, sizi yıldırır. Hedefi doğru görmek gerekir. Rasgele okları sallamak, şans oyunlarında ikramiye beklemeye benzer. Kimi zaman tutturursunuz ama şans, hazırlıksız yakaladığınız bu tesadüf zincirinde sizi tutsak eder.

Hedeflerinizi doğru belirleyin. Böylece her varış, bilincinize yeni bir anlam daha katacaktır. Yaşam, doğru hedefleri görüp onlara ulaştıkça güzel...

Emre Türker

Picture: deviantart

20 Kasım 2011

Muhtaç

BAŞLANGIÇ:
Bebekken, birilerine muhtacız.
Anneye…
Bizi 9 ay karnında, ömür boyu kalbinde taşıyan varlığa…

SON:
Yaşlanırız. Korkulan an gelir. Ölüm ile yaşam arasında bir felsefedir elde kalanlar. Muhakeme yeteneği ortaya çıkar. Roller değişir. Çoğu zaman birilerine muhtaç olan kişi, biz oluruz.

UMUT:
İşte o an çocuk gelir. Büyümüştür gerçi… Elini tutar annenin ve gözlerinin içine bakar. Annenin gözü yaşarır. Geçmişe döner anne. Bebeğine baktığı gibi bakar çocuğunun gözlerine.

“Ne garip bir döngüdür hayat…
Hiç kimseye muhtaç olmadığımızı savunuruz ama
Muhtaç doğmuşuzdur yaradılış gereği…”

Emre Türker

Picture: deviantart

15 Kasım 2011

Parfümün Dansı

Yazar: Tom Robbins
Sayfa Sayısı: 373
Kitap Boyutu: 13,5 x 19,5
Yayınevi: Ayrıntı

Alabor’ın ülkesinde krallar, canlılıklarını ve güçlerini korudukları müddetçe, yarı ilahi tanrı olarak görülürdü. Yaşlılık belirtisi gösteren krallar, kötü kaderin kendilerini yakalamaması için zehirli yumurta yedirilerek, törenle öldürülmekteydi.

Alabor, her ne kadar cesaretli, savaşlarda halkı için hayatını tehlikeye atan güçlü biri kral olsa da, sonuçta bir ölümlüdür. Saçında beliren beyaz bir kıl tanesi, onu tedirgin eder. Öldürülecek olması ihtimalini kabullenmek istemeyen Alabor, şatodaki eşlerinden Wren’in yardımıyla, hileli bir tören düzenleyerek zehirlenmekten kurtulur. Fakat ölüm, her gittiği yerde ona bir şekilde ulaşmayı başarır. Alobar’ın bundan sonraki arayışı, ölümsüzlük üzerine olacaktır. Tıpkı yolda tanıştığı ve kendisi gibi ölümden kaçmaya çalışan genç Kudra gibi…

Alabor’ın hikâyesi; cadılık, büyücülük ve çok tanrıcılık zamanlarında geçer. Geçmiş ile gelecek arasında bağlantı kuran yazar, okuyucusuna insan inançları üzerine eleştirel anlatılar sunar. Mitolojik havada geçen öykü sürerken, 19. ve 20. Yüzyılda yaşamlarını sürdüren Marcel le Fever, Priscilla, Madam DeValier ve V’lu nun yaşamları konu aralarına serpiştirilir. Onların mükemmel parfüm arayışıyla birlikte, parçalar arasında bir bağ kurulmaya başlanacaktır.

Romanda derinlemesine anlatım ve tasvirler, süslemeli sözcükler oldukça fazla. Yaşam öykülerinin dağınıklığı, okuyucuyu başlarda sıkabilir. Roman, türüne ilgi duyan okuyucusunu etkisi altına alacak ve gittikçe içine çekecektir.

Emre Türker

24 Ekim 2011

Uzaktan Kumandanın Bir Tuşuyduk Geçmişte

Geçmişle günümüz arasında haberleşme konusunda öyle çok şey değişti ki!

4 katlı bir apartmanın en üst katında otururduk. Evin pencereleri sokağa değil, bahçeye bakardı. Apartmanın zemin katında rahmetli Fuat amcanın bakkalı vardı. Bakkalda; un, şeker vs gibi malzemeler kalmamışsa, evdekileri durumdan haberdar etmek için apartmanın ara boşluğundan “anneeeeee” diye avazım çıktığı kadar bağırırdım. 10 dakikalık bir çabanın ardından, annem balkona çıkar, “nooooldu” diye sorardı. Yani kısaca, bakkaldan alınması gereken ihtiyaç nedir, yoksa yerine ne alınmalıdır, herkes duyardı.

Çok acil durumlar olur ya! Mesela uzaktan bir yakınımız kasabamıza gelir, geçerken bize uğrar. Öyle bir durumda telefonla iletişim olmadığından, alternatif çözümler üretilir. “Koş oğlum babanı filanca yerden… (lokal, kahvehane vs.) çağır gelsin, Mustafa amcanlar geldi dersin. Gelirken ekmek alsın…”

Siyah beyaz televizyonumuzu hatırlarım. Ardından Saba marka bir renkli televizyon almıştık. Renkli çizgi film izlemek ne de keyif vermişti anlatamam. O dönem antenli yayınların zirvesindeydik. En ufak bir rüzgârda anten döner, ekranda görüntü karıncalanırdı. Babam çatıya, ben balkona, annem de durumu anlatmak için ekran karşısına… Babam “düzeldi miiii?” diye sorarken, annem “biraz önce düzelmişti, gene gitti” diye cevap verir, ben de onların arasındaki iletişim cihazı vazifesi görürdüm. En sıkıntılı iş ise, anteni düzeltmek olsa gerek ki, hiç yaşamadım. Ceremesini çekmişse, babam çekmiştir.

Hatırladığım kadarıyla renksiz televizyonumuzda 4 kanal tuşu, renkli televizyonumuzda ise 8 kanal tuşu vardı. Tek kanal döneminde problem yoktu ama ikinci kanalın çıkışıyla beraber, kumanda sorunu başladı. Tabi sürekli “çat çut” basmaya uygun olmayan televizyonun kanalları bozulmaya yüz tuttu. Kanalları ayarlamak için tornavida gibi ucu olan bir aletle, cihazın ayar kısmını döndüre döndüre net görüntüyü yakalamaya çalışırdık.

Karadeniz’in kıyısında bir kasabada otururdum. Çok temiz havalarda “Romanya bastırdı” diye bir muhabbet olurdu. Romanya bastırdığında, bizim yerel kanal biraz karıncalanır ve gölgelenir, sonra Romanya’nın kanalları görünmeye başlardı. Biz de anlamını bilmediğimiz bu geçici kanala pek bir rağbet eder, seyrettikçe güler ve eğlenirdik.

Çevirmeli telefon ilk çıktığında, telefona bakmak için yarış halinde koşardık (şimdi başkasına baktırmak için uğraşıyoruz ya). Bir süre sonra tuşlu telefonlar çıkmış, onlara hayranlıkla bakmıştık. Ne de olsa çevirmeli rakamlar 4’lü 5’li hanelerden fazlalaşmaya başlayınca, çevirmek hem güç olmuş, hem de hata yapma riski yükselmişti.

Hayatta en keyif aldığım şeylerden biri mektup olmuştur. Sayfalar dolusu yazı yazar, boşluklara karikatür çizer, bazı harfleri ve resimleri, renkli kalemlerle boyardık. Hem mektubu almak, hem beklemek, hem de gelen mektubu okumak bir başka eğlenceliydi. Sonra bir gün, teknoloji gelişme aşamalarında, bilgisayarda yazılmış ve çıktısı alınmış bir mektup aldım ve her şey değişti. Şimdi sadece sevimsiz faturalar ve reklam kâğıtları düşüyor kapımdan içeri.

Emre Türker

Picture: deviantart1, deviantart2

21 Ekim 2011

Beyin Geliştirme

Yazar: Marilyn vos Savant
Sayfa Sayısı: 324
Kitap Boyutu: 13,5 x 19,5
Yayınevi: PEGASUS

Kitap içeriği, zihni aktif tutmak üzerine. Size 12 haftalık bir program sunuyor. Programa bağlı kalmak durumunda değilsiniz. 15 bölüme ayrılan kitapta, anlatılanları muhakeme edebilmeniz için konu sonlarında küçük testler var. Mantıksal soruların bulunduğu bölümde, zihni zorlayıcı alıştırmalar bulunuyor.

Kitabın yazarlarından Marilyn vos Savant, 228 puan ile en yüksek IQ kategorisinde Guinness Rekorlar Kitabı'nda yer alıyor. Bu tarz yayınları, zekâyı uç noktalara taşıma hayalleriyle değil, daha çok boş vakitleri değerlendirme ve anlatılanları yaşam tarzınızla kıyaslama amacıyla okursanız, faydasını görebilirsiniz.

Emre Türker

17 Ekim 2011

İnsanoğlu Gittikçe Zekileşiyor mu?

Her nesil, bir öncekinden daha farklı. Hiç olmadık sorular soran çocuklar, inanılmaz icatlar, ilerleyen teknoloji vs. Bu olanlar, insanın gittikçe zekâ katsayısının arttığı anlamına mı geliyor?

Geçmişe bir bakalım. En büyük keşifler ve tanınmış en büyük eserler ne zaman ortaya çıkmış? Büyük keşifler, daha çok 18. 19. yüzyılda, Ortaçağ Avrupa’sında ve onun son dönemlerinde, zor koşullar altında, bilime verilen değerin öncülüğünde gerçekleşmiş. Leonardo da Vinci, Pablo Picasso, Galileo, Isaac Newton, Michelangelo vs. Dönem içinde bilime verilen önem, birbiri ardına yeniliği getirmiş.

Daha önceki dönemlerde ise, daha çok düşünürler dikkat çekiyor. Platon, Sokrates, Aristoteles, Konfüçyüs vs.

Her dönem, kendi çağında gerekeni yapmış, gerekeni almış. Zaman ilerledikçe ve yenilikler birbirini kovaladıkça, insanoğlu işlerini kolaylaştırmayı başarmış. Her gelen, bir sonrakine ışık tutmuş.

Geçmişin düşünürlerinin fikirleri toplanmış, sonraki dönemlerde uygulama üzerine çalışmalar yapılmış. Zekâ ve beyin yapısı, yıllar boyunca araştırılmasına rağmen, halen üstünlük konusunda net bir bulgu ortaya koyulmuş değil. Sadece nasıl gelişeceği, ne yapılması gerektiği gibi tavsiyeler, çalışmalar sonucunda ortaya çıkarılmış. Bu sonuçlardan birine göre de, insan zekâsının kapasitesi, genetikten yapıdan çok, dış ortamla ilgili olarak gelişiyor. Buna göre, gelecekteki insanların aldığı eğitim, kültür, sosyalleşme, bilime ve teknolojiye ulaşılabilirlik sayesinde yeni nesil, bir öncekine göre çok daha yol kat etmiş oluyor.

Şimdi çocukların sorduğu sorular ve aradığı cevaplara bakacak olursak, birçok şeyin olumlu yönde değiştiğini görebiliriz. Asırlar önce, belki çocuklar aynı soruları büyüklerine soruyordu ama yetişkinler, olası mantık sorularını, sadece gülerek ve “seni gidi seni” gibi kaçamak cevaplarla geçiştiriyordu. Şimdi, çocukların temiz zekâsı ve bakış açısı çok daha farklı açılardan inceleniyor. Hatta birçoğu yol gösterici bile olabiliyor.

Geçmişten geleceğe doğru bildiklerimizi ve gördüklerimizi bir gözden geçirecek olursak, sanırım insanoğlu gittikçe zekileşiyor. Fakat zekâ ve mantık konusunda ilerlerken, kalbin yumuşaklığı ve duygusallık konusunda ise geriliyoruz. Burada Charles Darwin’in “Doğal Seçilim Teorisi”nde olduğu gibi, “güçlüler ayakta kalır, güçsüzler yok olmaya mahkûmdur” tarzında bir sonuç görülüyor.

Dünya üzerinde, hatta evren kavramında hayat var oldukça, ilerleme sürecek ve yenilikleri gören zekâ, daha da gelişecek. Gelişim sürmeye devam ederken, körelen duyguların yeniden gelişmesi, geleceğin güzelleşmesi adına daha iyi olacak. Yaşanılır bir dünya için bu şart…

Emre Türker

Picture: deviantart, flickr1, flickr2

13 Ekim 2011

Yaşamın Son Gününü Nasıl Yaşarsın?

Soru çok açık. Eğer bu şekilde bir gerçekle karşı karşıya kalsaydınız, ne yapardınız? Elbette bunu kimse istemiyor. Fakat ya sizin için bu kâbus gerçek olsaydı?
Cevaplar, genel olarak normal sınırını aşacak ve fazlasıyla uçuk olacaktır. Bunun sebebi, daha önce kendimizi defalarca sıkıntı ve kaygılarla boğmamızdır. Günü kurtarmak için yaşıyorsak, yarınlarda bir şans faktörünü arıyorsak, harekete geçmek için başkasının el uzatmasını bekliyorsak, sevdiğimizi söylemeyi erteliyorsak, söylemek istediklerimizi içimize gömüyorsak, doğru yaşamıyoruz demektir. Doğru yaşamak için, birinin size son gününüzü belirtmesini mi bekliyorsunuz?

Geçtiğimiz günlerde Apple’ın can damarı Steve Jobs, hayata 54 yaşında gözlerini yumdu. Onun Stanford Üniversitesi’nin diploma töreninde yaptığı mezuniyet konuşması, gerçekten etkileyiciydi. Konumuzla ilgili olarak, sözlerinden küçük bir alıntı yapmak istiyorum:

““Kimin söylediğini bilmiyorum ama, 17 yaşımdayken okuduğum su sözü, yaşamım süresince hiç unutmadım: ‘Eğer her günü, o gün yaşamının son günüymüş gibi yaşarsan, bir gün kesinlikle doğruyu yapmış olacaksın.’

Bu söz beni öylesine etkiledi ki, o günden buyana geçen otuzüç yılda her sabah aynaya bakar ve kendime sorarım:
‘Bugün yaşamımın son günü olsaydı, gün boyu yapacaklarımı gerçekten yapmış olmak ister miydim acaba?’””

Doğru yaşam, genel olarak çok fazla mal varlığıyla özdeşleştirilir. Her güzel yaşamda para hayalleri, düşünce balonunda taçsız kraldır. Para, birçok yönden hayalleri bile tutsak etmiştir. Aslında doğru yaşamda paranın etkisi, ancak bizim değer verdiğimiz ölçüde etkilidir. Doğru yaşam; keşkeleri unutmak, başkasının varlığıyla, başkasının yaşantı tarzlarıyla çenemizi ve düşüncemizi yormaktan çok, kendi yaşantımıza bakmakla mümkün olacaktır.

Son günü yaşamak. Hayattaki son günü kestirmek, neredeyse imkânsız. Öyleyse dün vardı, bugün yaşanıyor ve yarınlar bir şekilde yaşanması muhtemelse, Hz. Ömer (ra)’in şu sözlerini bir düşünelim:

"Sabaha ulaştığında akşama çıkacağını unma,
Akşama ulaştığında da sabaha çıkacağını unma"

Gün, sizin gününüz. Asla tekrarı yok. Yarınlar hiç doğmayabilir. Çok sevdikleriniz için siz, sizin için de çok sevdikleriniz yarın olmayabilir. Bunlar acı görünebilir ama gerçek. Sevgi sözcüklerini saklamayın.

Yaşanan her dakika, ayrı güzel... Aldığınız her nefesin keyfini çıkarın. Çünkü yaşanan her an, sizin eserinizdir. Öyleyse, ortaya çıkardığınız eser, bir şaheser olsun…

Mutlu Günler…

Emre Türker

Yazıyı beğendiniz mi?
Öyleyse şunlara de bir göz atabilirsiniz...
1.Dün, Bugün, Yarın
2.Kaybetmek Hangi Sonun Başlangıcı?
3.Göz Açıp Kapayıncaya Kadar
4.Anılarda İz Bırakanlar

Picture: flickr

10 Ekim 2011

Hafızana Hükmet

Hafızanın gücünü artırmak için yaratıcı yöntemler
Yazar: Tony Buzan
Sayfa Sayısı: 263
Kitap Boyutu: 13,5 x 19,5
Yayınevi: ALFA

Dünyada birçok kez hafıza şampiyonu olmuş Dominic O’Brien’in önsözüyle başlayan kitapta, Ana Sistem ve Kendini-geliştiren Temel Hafıza Matrisi (SEM3)isimli hafıza yöntemleri sunuluyor. Tony Buzan, okul yıllarında tanıdığı Prof. Clark isimli öğretmeninden öğrendiği bilgileri gün ışığına çıkarırken, kendi araştırmalarını da ortaya koyuyor.

Kitapta içeriği iyi açıklayıcı örnek bulmak zor. Size bir çeşit kelimeleri bağlama tekniğiyle ilgili yöntemden bahsediyor. Bu yöntemde, duyu organları ve hislerinizden ne şekilde yararlanmanız gerektiği de anlatılmış. Fakat alıştırma adına verdiği sayfalarca süren; Sanatçılar, Besteciler, Yazarlar, Dahiler gibi başlıklar altında, hafızanızı çalıştırmaktan çok, genel kültürünüzü geliştirebilirsiniz. Üstelik bu teknik, daha çok İngilizce dili temel alınarak hazırlanmış.

Daha önce de bu tarz yayınlarda söylediğim gibi, bu kitaplar sayesinde hafızanızı mükemmel seviyeye çıkarmak diye bir şey yok. Sadece mevcut kapasitenizi verimli kullanmak adına yöntemlerden faydalanabilir ve hafızanızı taze ve dinç tutabilirsiniz.

Kitapta, en çok dahi ve yazarlardan örnekler dikkatimi çekmişti. En çok ilgili çeken iki ezberciden örnek vereyim. 1- Antonio di Marco Magliabechi: Okuduğu tüm kitapları imla işaretlerine kadar ezberleyen kişi. Toskana Dük’ünün tüm kütüphanesini ezberlemiş. 2- Daniel McCartney: 19. yüzyılda yaşayan bu kişi, 54 yaşındayken bile, bebekliğinden itibaren tüm hayatının ayrıntılarını, hava durumu ve üç öğün yemeklerine kadar hatırlamaktadır. Oldukça etkileyici…

Emre Türker

09 Ekim 2011

Büyükler Her şeyi Bilir Mi?

Ebeveynler, dedeler, amcalar, büyük abi vs. Her derde devadırlar sanki. Yemek yaparsın karışırlar, alışverişe çıkarsın akıl verir, para kazanırsın, işe girersin, işten çıkarsın, evlenirsin, yine karışır. Nedir bu böyle?

Aslında işin derinliğine inerseniz, büyüklerin verdikleri akılda pek çok şeyin doğru olduğunu görürsünüz. Belki asiliğin etkisiyle, belki kızgınlıktan, belki özgür olma istediğinden, belki de değişiklik yapma arzusunda dolayı, büyüklerin sözlerini direk reddedersiniz. Aslında haklı çıktıkları zamanlar değil de, haksız çıktıkları anlardır kafamızda yer eden. Böylece hep hatalı görürsünüz onları.

Zaman değişiyor. Büyüklerin söylediği bazı şeylerin geçerliliği kalmamış görünebilir. Böyle durumlarda, büyüklerin tecrübeleri ve tavsiyeleri, yeniliklerle karşılaştırılarak uygun modellere çevrilebilir. Çünkü mutlaka içinde bir haklılık payı olacaktır.

Fikir önemlidir. Büyüklerin sözlerini reddetmeniz için, önce dinlemeli, sonra karşınızdakinin ne demek istediğini anlamalı ve nihayetinde içine yorum katarak sonucu değerlendirmelisiniz. Böyle yaptığınız vakit, yani büyüklerinize direk karşı çıkmayarak, onların kalbini de kırmaz, artı olarak gönüllerini kazanırsınız. Büyükleri gözü-kapalı reddetmek, onların sizin üzerinizdeki hakkına ihanettir. Bunu ancak, ilerideki yaşlarda gerçek manasıyla anlayabilirsiniz. Fakat o zaman da keşkelerle baş başa kalır, üzülürsünüz.

Doğarsınız… Bebeklik, çocukluk, okul, arkadaşlık, sosyallik, aşk, özlem, acı, sürpriz, tatlı anlar derken, bir de bakmışsınız ki, büyümüşsünüz. Bu arada çok yer gezmiş, gezdiğiniz yerleri zihninize kazımış, okumuş, yazmış, iletmiş veya yönlendirmişsinizdir. Nihayetinde evlenerek çocuk sahibi olmuş, çocuğu bin bir zorlukla büyütmüş, yine gülmüş, ağlamış, üzülmüş, sevinmiş, öğrenmiş ve öğretmişsinizdir. Öğrendikleriniz büyük bir tecrübe, hayat tecrübesiyle birleşerek, zihninizde mükemmel bir olgunluğa sahip olmuş ve pişmişsinizdir. Sonra ne yapacaksınız? Tecrübe ve bilgilerinizi, çocuklarınızla, belki ömür yeterse onların çocuklarıyla paylaşacak ve doğruları aktardığınızda ve onları doğru yönlendirdiğinizde, işte o zaman yürekten bir elma çekirdeği toprağa düşecek… Belki tohum sevgiyle büyüyecek, belki de direkt olarak körelecek…

İşte o anları bir düşünün. Sonra kendinize şunu sorun: Her şey, yani büyükler her şeyi bilir mi?

Belki her şeyi değil ama pek çok şeyi büyükler bilirler. Pek çok şeyde, size yardımcı olurlar. Size hissetmeyi ve karşılıksız sevmeyi öğretirler. Düştüğünüzde elinizi tutar, hayatın anlamsız görünen kısımlarını anlamlı kılarlar. Yeter ki siz, tecrübe ve tavsiyelerini doğru değerlendirin.

Emre Türker

Picture: flickr1, flickr2

08 Ekim 2011

Yaratıcı Zekâ

Yazar: Alan J. Rowe
Sayfa Sayısı: 220
Kitap Boyutu: 13,5 x 21
Yayınevi: PRESTİJ

Yazarın, “Yaratıcı Potansiyel Profili” isminde bir test çalışması var. Test, 4 çeşit yaratıcı düşünceden bahsediyor. Bunlar; Yenilikçi, Hayal Gücüne Dayalı, Sezgisel ve Esinlendirici zekâ tipleridir. İlk ikisi olan Yenilikçi ve Hayal Gücüne Dayalı olanlar, gelecekteki fırsatları göz önüne alırken, Sezgisel ve Esinlendirici zekâ tipleri ise o anki gereksinimlere odaklanıyor. Test sonucuna göre, profilinizi görüyor ve ona göre kendinizi değerlendirebiliyorsunuz. Test sonucu hiçbir şekilde olumsuz yola çıkmıyor. Maksat, ne yönde olduğunuzu tanımak.

İçinde bold (kalın) harflerle yazılı kısımlar, yazarın dikkat çekmek istediği yerlerdir. Not almak ve üzerinde düşünmek için ideal.

Yaratıcı düşünce sahibi olan tarihteki insanlardan bolca örnekler verirken, belki tanımadığınız birçok kişinin de ismini görüyorsunuz. Tanımadığınız kişi hakkında övgüler, o an fayda sağlamayacaktır. Muhtemelen bilmediğiniz kişileri de araştırmakta fayda var. Ayrıca bir de Plazma TV örneği var ki, o artık o eskidi sayılır.

Albert Einstein gibi tarihte adı geçen önemli isimlerden bazılarının disleksi (okuma güçlüğü) rahatsızlığı olmasına rağmen, önemli başarılara imza atmaları konusunda, “yaratıcı insanlar, kendilerini imkânsızı başarmaya iten güçlü bir tutkuya sahiptirler” diyor. Bunun yanında, yaratıcı zekâya sahip insanları kısım kısım tanımlıyor.

Kitap, daha çok bilimsel bir araştırma ürünü. Böyle olması, “yaratıcı zekâya sahip olmak için şunları yapmalısınız” şeklindeki kişisel gelişim türlerinden farklılık arz ediyor. Kaynak anlamında okuyucusuna çok fazla bilgi veren bir çalışma olduğu söylenebilir.

Kitabın içinde geçen ve benim de başka yerlerde de örneğini okuduğum gerçek bir hikâyeyi alıntılamak istiyorum: Chirchill çocukken bir bataklığa düşer. Yakındaki bir çiftçi onu ölmekten kurtarır. Chirchill’in babası çiftçiye, oğlunu kurtardığı için ödül vermek ister. Ancak çiftçi sadece yapması gerekeni yaptığını ifade edip “ bu ödülü kabul edemem” diyerek ödülü reddeder. Tam bu sırada çiftçinin küçük oğlu kapıdan görünür ve Chirchill’in babası, çiftçiye “oğlunun istediği eğitimi almasını sağlayacağım” der. (not: kitapta babanın oğlu için eğitim teklifi sanırım atlanmış.) Bu konuşmalar sonunda çiftçinin oğlu Chirchill’in babasının desteğiyle eğitim görür ve en sonunda penisilini icat eder. Bu çocuğun ismi Dr. Fleming idi ve bulduğu bu ilaç Winston Chirchill’i zatüreden kurtardı ki, eğer bu ilaç bulunmamış olsaydı, Chirchill muhtemelen ölürdü.

Emre Türker

06 Ekim 2011

Su İçsem Yarıyor!

Konu başlığında yer alan “Su içsem yarıyor!” cümlesi, benim yıllardır kendimi oyalama taktiğimdi. Bir gün “Bir başkası kilo almadan yaşayabiliyor da, bunu ben nasıl yapamıyorum? Suyun, havanın suçu ne?” diye söylenmeye başladım.

Obezite, uzmanlık alanım değil. Diyetisyen de değilim. Fakat uyguladığım taktikler, beni doğru yola getirmiştir. Eski bir aburcubur delisi olarak, sağlığı tekrar keşfimi, bu konudaki uygulamalarımı ve fikirlerimi paylaşmak istiyorum.

Bundan 4-5 yıl önceydi. O dönemler bana kilomun arttığı konusunda ağır eleştiriler gelmişti. Hırs yaptım. Lahana kültürü başta olmak üzere (her gün lahana yapraklarının 7-8 dakika kaynatılarak, suyunun içilmesi yöntemi), her yöntemi deneyerek, 1 ayda 10 kilo vermeyi başarmıştım. Tansiyonum her gün düşüyor ve asabiyetim artıyordu. Hiçbir işe yaramadı. Çok kısa sürede, verdiklerimin tümünü geri aldım.

Doğru yol bu değildi. Mesela göbek, spor yapmadan kendi kendine çok zor eriyor. Biraz plan programla, mekik çekmeyi kendime adet edindim. Şimdi sağlıklı bir kiloya gelmeyi ve bunu korumayı nasıl başardığımı maddeler halinde size anlatayım.

1- Saf şekeri ve şekerle yoğrulmuş her şeyden uzak durun. Şeker, belki bir acı kahvenizin içine atacağınız yarım tablet şeklinde ödülünüz olsun. Ya da iki haftada bir sütlü tatlı veya bir masum çikolata olabilir. Bu maddeyle ilgili kısa bir şey anlatayım. Bir gün yaşayacak ormanlık alanlar daralınca, maymunlar ve ayılar, insanların piknik alanlarını keşfetti. İnsanlar onlara hazır ve şekerli yiyecek bir şeyler takdim etti. Onlar da bu tatlar konusunda çılgına döndü. O hayvanlar, şimdiye kadar hiç tanışmadıkları diş çürükleriyle mücadele etmek zorunda…
2- Kızartmayı unutun.
3- Hamburger, çizburger, o burger bu burger, yok olmamalı böyle burger… Hayatımıza sonradan karışan bu fast food illetinden uzak durun.
4- Hazır yiyecekler yerine, besin değeri yüksek olan gerçek yiyeceklere yönelin. Hazır paket içinde yer alan her tür besin maddesinin arkasındaki “içindekiler” kısmına göz atarsanız, bilmediğiniz çok şeyi mideye indirdiğinizi görürsünüz. Onlardan biri yüksek ihtimal size zarar veriyor.
5- Tuz, tehlikeli bir maddedir. Besinlerin çoğundan, hayatınız için gerekli tuzu alıyorsunuz. Ama “ille de tuz” derseniz, sadece göstermelik bir tuzlama olsun bu. Tuza bulama değil…
6- Makarna, beyaz pilav gibi maddeleri tüketecekseniz, onları diğer yemeklerin yanında ekmek niyetine kullanın.
7- Yemeğin yanında sindirmek için kullandığınız içecek, fazla olmamak kaydıyla su veya çaydan başka bişey olmasın. Geri kalanı sindirmenize değil, şişmenize fayda sağlar.
8- İlginç gelecek belki ama, yemek yerken televizyon seyretme alışkanlığınızdan kurtulun. Televizyon zamanı unutturarak size yedikçe yedirir.
9- Kutu meyve suları, paket yiyeceklerden farksızdır. Hatta daha kötü. Mümkün mertebede sıkma meyve suları, ayran gibi içecekler sizin damak zevkiniz olsun.
10- Her şeyden önemlisi, Hz. Muhammed`in;“ Ümmetim sofraya acıkmadan oturmaz, doymadan kalkar.”sözünden, kendinize pay çıkarın. Çünkü bu, her şeyi açıklamaya yeter de artar bile.

Daha pek çok şey var uyguladığım ya da sizlerin uyguladığı... Hayatı anlamlı kılmak için, doğal yaşama özen gösterin. Doğadan aldığınızı doğaya iade edin ki, doğa da size tekrar gerekenleri hazırlayıp kullanıma hazır hale getirsin. Böylesi hem daha ucuz, hem daha sağlıklı, hem de daha doğal…

Sağlıklı günler dilerim.

Emre Türker

04 Ekim 2011

Doğru kanal, Doğru Yayın, Bilinçli İzleyici

Hayatımızda yeterince dram var diye düşünüyorum. Fakat doymuyoruz. Çünkü dram yüklü gözü yaşlı diziler, ekranlarda misliyle çoğalıyor. Birbirini iğneleyici, reklâmlarla şişirilmiş gereksiz yarışma programları, birbiri ardınca patlıyor.

NTV’yi tebrik ediyorum. Çünkü istikrarlı ve güzel belgesel kuşaklarıyla, haberi dramatik kuşağa dönüştürmemek, sade haber vermek üzere çalışmalarıyla, şahsen beğenimi kazanmış durumda. Takdir ettiğim BBC kanalının harika belgesellerini ve dünyada isim yapmış belgesel filmleri, ekrana taşıyor. Ayrıca yayınevi olarak da, birbiri ardına çıkardığı ve boşluğu dolduran yeni popüler tarih ve bilim dergileriyle, rafları süslüyor. Bununla beraber TRT’nin belgesel atakları, gurur verici. İz TV gibi kanallar ve onları besleyen izleyiciler oldukça ve çoğaldıkça, daha güzel programlar için kaynak sağlanabilir.

Kişisel yaşantımda, ekrana harcadığım vakitler arasından boş programları çıkaralı yıllar oldu. İçi dolmayacak kadar gereksiz tartışma programlarını, faydasız ve ekrana kilitleyen arkası haftaya şeklindeki dramatik dizileri, az sonralarla bezenmiş reklâm dolu medyatik haber şovlarını bırakmak, kişiye müthiş enerji, dopdolu bir zaman, huzur ve keyif veriyor. Çünkü hayatımızda boşa harcanacak kadar gereksiz zaman boşluğu yok.

Belgesel kuşakları, genelde ücretli abonelik gerektiren paket programlarda saklı. Sırf onlar için bu ücreti ödeyecekseniz, klasik ucuz paketler sizin için yeterli olacaktır. Doğru kanalda doğru programları, belli ve planlanmış zaman aralıklarında izlerseniz, bu sizi kaosa sürüklemez.

Unutmayın!
Kendinize ayırdığınız zaman boş değildir. Paha biçilmez zamanınızı çöpe atmayın.

Emre Türker

Picture: flickr

Çözümsüz Çözüm Karmaşası

İstanbul trafiğini mümkün mertebede görmekten kaçan biriyim. Fakat trafiğin göbeğinde trafikten tam anlamıyla kaçmak ne mümkün!!!

İstanbul’un bir yakasından diğerine geçmem gerekti. Bir metrobüs istasyonunun gişesinden geçerek ve merdivenlerden çıkarak araca ulaşmak için, tam 20 dakika insan trafiğini aşmak durumunda kaldım. Beni düşündüren şey beklemek değil, kuyrukta yaşananlardı:

1- Geliş-gidiş olmak üzere merdivende insanlara ayrılmış boşluktan, geliş-gidiş yönüne bakmadan, itirazları dinlemeden her boşluğa birçok kişi hücum ediyor. Araya konulan demirler, zincirler fayda etmiyor. Kişiler demirlerin üstünden atlayıp, birbirinin yoluna tecavüz ediyor. Tıpkı trafikte araçların emniyet şeridini gereksiz yere tıkaması gibi.

2- Sıkışıklık nedeniyle biri görevliye bağırıyor. “Hepi iş işten geçtikten sonra müdahale ediyorsunuz. Bizim toplum, koyun gibi güdülmeye müstahak” Görevli “bi sus be kardeşim” diye cevap veriyor. Sıradakiler birbirine “oyalanma, yürü be kardeşim” diye bağırıyor. Biri hızını alamıyor, “metrobüs şoförüne bağırıyor. Diğeri de telsizle dolaşan görevliye “eline telsiz alan artist oluyor” diye bağırıyor.

KİM ÇÖZÜM ÜRETİYOR?

Bence bizim sorunumuz bu! Çözüm mü üretiyoruz? Yoksa sorun mı çıkarıyoruz?

Hayatımızda yeterince zorluk var. Sorun üzerine sorun eklemek, can sıkıntısını katlamaktan başka bir şey değil.

Hayatta çözüm bulunması gereken o kadar çok problem var ki! Kendiniz çözüm üzerine düşünün. Beklentiniz; çözümün ödüllendirilmesi değil, kendinize ve çevrenize verdiği fayda olsun.

Sorunsuz ve mutlu günler dilerim.

Emre Türker

Picture: deviantart1, deviantart2

30 Eylül 2011

Yanımda Kalabilir Misin?


Eve geldiğinde çok yorgundu. İşten geldikten sonra alışverişini yapmış, kapıda kendisini karşılayan eşine gülümsemişti. Eşinin kucağında duran çocuğunu kokladı sonra. Dakikalar, evli çiftin birbirine hizmet etme konusundaki yarışıyla geçerdi. Birisi yemekleri ısıtırken, diğeri tabakları dizerdi mesela…

Çalışmalarına devam etmek için odasına çekildiğinde, çok iyi konsantre olması gerekiyordu. Vakit azdı. Çalışma zamanı, uykudan çalabildiği dakikalarla sınırlıydı. Bilgisayarını açtı, öncesinde maillerini kontrol etti. Hazırlıkları bitmişti ki, eşi içerden kendisine seslendi.

- Efendim hayatım?
- Çok kötü bir rüya gördüm, yanıma kalabilir misin? Korkuyorum.

Bazen düşünmek için zaman yoktur. İmkânsız dakikalar imkâna çevrilebildiği vakit, telafisi bir şekilde olacaktır. Ama kırılan kalbin, sahip olunan güven duygusunun yerini doldurmak ise kolay değil.

Derin bir nefes aldı. Anlık bir parıltıydı sanki aklından geçenler:
“Yarın uykumdan feragat ederek, kendime iki kat daha fazla zaman ayırabilirim. Öyleyse…”

- Tabi ki hayatım.

Bilgisayarı kapatmak için içeriye gitmedi. Önce beşikte yatan küçük çocuğun alnından öptü, sonra eşinin elinden tutup yanına uzandı.

- Korkma bitanem. İhtiyaç duyduğun her an, ben hep senin yanında olacağım…

Emre Türker

Picture: deviantart

29 Eylül 2011

Yaratıcı Zekânın Gücü

Yazar: Tony Buzan
Sayfa Sayısı: 160
Kitap Boyutu: 19,5 x 13,5
Yayınevi: EPSİLON

Zihin haritaları ile adını duyuran Tony Buzan’ın bu kitabı, diğer yapıtlarına göre oldukça sade. “Yaratıcı Zekânın Gücü”, üretken bir fikre nasıl ulaşabileceğimiz konusunda yardım amaçlıyor.

Tony Buzan, tam bir Leonardo da Vinci hayranı. Sağ-Sol beyni tam kullanan biri olarak fırsat buldukça Leonardo ve Einstein gibi dehalardan örnekler vermiş. Yaratıcı düşünce konusunda neler yapılması gerektiği, çalışma yöntemleriyle açıklanmış. Zekâ ile Yaratıcılık arasında bir bağ olsa da, ikisinin çok ayrı kategorilerde yer aldığı vurgulanarak, her insanın bir yaratıcı kapasitesinin bulunduğuna dikkat çekiyor.

Tony Buzan, her insanın resim yapabileceği, müziğe duyarlı olabileceği ve çok iyi yazılar yazabileceği düşüncesinde. Bu konuda tarihe geçen kişilerin biyografisinden yararlanılması gerektiğini tavsiye ediyor. İçindeki fikirlerden kendinize pay çıkarabileceğiniz bir kitap.

Emre Türker

24 Eylül 2011

Hafızanızı Hafife Almayın

Kimi okuduğunu kelime kelime hatırlarken, kimi defalarca okur ama zor hatırlar. Bu belki bir yetenek, belki de aklı kullanma şekli. Her ne olursa olsun, kişiden kişiye özellikler farklılık gösterir.

Okul zamanı bir öğretmenin öğrenciye not aldırdığı dönemi düşünün. Öğrencisiniz ve öğretmenin söylediklerini harfi harfine yazıyorsunuz. Birden öğretmen size holizm tarzında bir kelime söylüyor. Holizm kelimesini belki biliyor, belki de ilk defa duyuyorsunuz. Kaç kişi, ilk defa duyduğu bir kelimeyi hiç afallamadan direk kâğıda döker?

Restoran kelimesinin anlamını biliyoruz. Bu kelimeyi birçok yerde farklı olarak görürsünüz. Restoran, restoran, restaurant, restauran vs… Oysa konuşurken “restoran” veya sonuna “t” getirerek söyleriz. Gerçek anlamı restoran’dır. Kullandığımız kelimeler yabancı kaynaklı olunca, bu tarz yazım farklılıkları olabiliyor. Bu da görsel ve işitsel zekâ arasındaki analizin ispatıdır.

Birçok hafıza tekniklerinde, sürekli bir şeyler ezberlemenizi isterler. Oysa sürekli bir şeyler ezberlemeye çalışmanız, hafızanızı gereksiz doldurur. Yeri geldiğinde, gereksiz ya da kısa süreli lazım gelen şeyleri hafızanıza değil, not kâğıtlarına kazıyın.

Hafızanız zayıf değil. Sadece bazılarınınki biraz daha kuvvetli. İmrenmek yerine kendinizi keşfedin ve en mantıklı yolları arayın. Ders çalışırken aklınızın almadığını söyleyip bir anda kitapları kapatmak en kolayı. Önemli olan, akıl onu algılayıncaya kadar denemek. Hatta size önerim, birçok hafıza tekniklerini öğrenip, her birini kendi açınızdan tecrübe etmeniz. Göreceksiniz ki arzu ettikçe hafızanız size karşı zaman içinde cömert davranacak.

Hafızayı yoran en büyük problemlerden biri de, takıntılar. Aynı şeyler üzerine yoğunlaşıp bir sonraki aşamaya geçemezseniz, hafızanız size küser. Eğer çok takıldıysanız, onu sonra düşünmek üzere not alın ve işinize devam edin.

Aceleniz olduğu anlarda, daha hızlı okur ve daha hızlı algılarsınız. Niye? Çünkü kapasitenizi genişletmiş olursunuz. Bunun üzerinde düşünün. O anı yakalamaya ve nasıl algıladığınızı anlamaya çalışın.

Hafızanız, bugün Türkçe’de yer alan isimlerin hemen hemen hepsini bilir. Çünkü sınırları çok geniştir. Bazı isimleri hatırlayamıyor olmanız, sadece zamanda bağlantı kuramıyor olmanızdan kaynaklanıyor. Eğer aklınız ve hafızanızın parlak kalmasını istiyorsanız, öncelikle kötümser düşüncelerinizi yenin. Sıkıntıların üstünü kapatmak değil, onları mutlu çözümlere dönüştürmek önemlidir. Bunu başardıktan sonra, her gün yeni bir şey öğrenin. Her gün okumak için 5 dakikanız bile olsa, onu değerlendirin. Arada bir sözlük karıştırın. Kelime oyunları oynayın. Sudoku çözün ve hayaller kurmaktan asla vazgeçmeyin. Çünkü hafızanız, düşündüğünüz noktadan çok ötede.

Emre Türker

Picture: Hayalbemol

22 Eylül 2011

Hasta Gözüyle Hastalık

Yazar: Norman Cousins
Sayfa Sayısı:164
Kitap Boyutu: 12,5 x 17
Yayınevi: DHARMA

Norman Cousins, 1964 yılında kollajen hastalığı (bağ dokusu hastalığı) teşhisiyle hastaneye yatan bir Amerikalı. Yurtdışına yaptığı bir geziden dönerken, hafif ateşi çıkıyor ve vücudunda kırıklıklar hissettiren rahatsızlık, hızla yayılıyor. Kurtulma şansının beş binde bir ihtimal olduğu açıkça belirtilirken, durumu açıklayan uzman, hastalıktan kurtulanı görmediğini de sözlerine ekliyor. Cousins şöyle düşünüyor: “Her şeye razı gelip beklemeli miyim? Yoksa beşbinde bir ihtimali yakalamak için mi çalışmalı mıyım?

Kitapta, umut adına çalışmalar var. Cousins; kötümser ve felaket tellallığı yapan doktorları eleştirirken, sahte umutlarla da hastaları yoldan çıkarmaktan korktuğunu açıkça belirtiyor. Günümüzde hastaları gereksiz testlerle soyan, tedaviden çok hastaya sermaye gözüyle bakan doktorlara dikkat çekerken, hastaya sevgiyle yaklaşan ve hastasını can kulağıyla dinleyen doktorlara ise övgüler yağdırıyor.

Cousins’in okuyucusuna vermek istediği duygunun başında umut geliyor. Hasta nasıl olursa olsun, dolu dolu ve huzurlu bir yaşam adına, her türlü olumsuzluğu gündeliğinden çıkarması için, ona yaşadıklarıyla destek olma niyetinde. Yazar’ın şu sözü, her şeyi özetliyor. “Geleceğin en karanlık göründüğü anlarda bile, insan zihninin ve vücudunun yenilenme kapasitesini asla küçümsememeyi öğrendim.”

Emre Türker

18 Eylül 2011

Teknoloji Geçmişimizle Savaşıyor

Evime yakın bir süpermarketin et reyonundan, reyon görevlisinin az yağlı ifadesine uyarak birkaç parça kontrafile almıştım. Bonfile, antrikot gibi kelimelere alışkınız ama kontrafile bana biraz yabancı gelmişti. Hayvansal ürünlerdeki bilgi yetersizliğim nedeniyle, gençliği köyde geçirmiş babama başvurdum.

- Baba, kontrafile hayvanın neresindedir? Antrikot ayarında bir et mi? İyi mi?
- Google’dan sorgulasana yavrum! Google’a kontrafile yaz ve ara. Orda çıkar.
- ??? Sağol baba…

Teknolojinin geldiği noktayı, bu pasajdan çok iyi anlayabilirsiniz. Artık aranan pek çok şeye, sanal anlamda ulaşmak kolay. Hemen her tarif, ulaşılmak isten yol, adres, yorum ve içerik, internet üzerinden bulunabilmektedir. Sanal çöplükler varlığını hissettirmeye çalışsa da, google gibi arama devleri onları belli zaman aralıkları içinde ekarte ederek, araştırmacısını doğru bilgiye ulaştırıyor. Böylece merak ettiklerimizi öğreniyor ve merakımızı gideriyoruz. İnternetin bilgi havuzu, yayıncısının izin verdiği ölçüde kullanıcıların ulaşabileceği, akıl almaz büyüklükte bir kitaplık gibi.

“Geçmişte böyle değildi, çok daha güzeldi” türündeki lafları, çocukluk yıllarında büyüklerimizden defalarca işittik. Yıllar geçtikçe de bu klasik cümleleri ilginç şekilde biz devralıyoruz. Geçmişin ayrıntılarını ballandıra ballandıra anlatmak, orta yaşı geçmiş birçok yetişkinin ağzında, tadı geçmeyen şekerli bir sakız gibidir. Yani bu bir döngü. İlerleme olmak zorundadır. Gelişim, yeniliklere açık olarak ilerlemeye devam edecek. Geçmişe sarılırken geleceği inkâr ederseniz, gelecek de sizi görmezden gelir.

Geçmiş yıllarda bir adres ararken, önceden yola çıkıp, ona-buna soru sorarak yönümüzü bulmaya çalışırdık. Hemen her kurye görevlisinde, yer bulmak için A’dan Z’ye şehir haritalarını mevcuttu. Eğer sayfalardaki sokak veya cadde adları değişirse, adresi bulmak daha bir zorlaşırdı. Fakat şimdi bir yeri aramadan önce, internete başvuruyoruz. Telefonları, adresi, yönü ve hatta başlangıç-bitiş noktalarını bile neredeyse kusursuz görebiliyoruz. Bu kötü değil, iyi bir şey. Fakat…

Artık sanal kalabalıkta gerçek yalnızlar olmaya başladık. Postacıları özlem dolu sevdiklerimizden haber getiren konumundan uzaklaştırıp, sadece faturaları getiren işçilere dönüştürdük. Sanal aşklar yaşıyor, gerçek platonik ve ölümsüz sandığımız hisleri duyamıyoruz. Sanal görüntüleri tabiat gezilerine tercih ediyoruz. İhtiyacımızı karşılayabilecek ürünlere değil, sahip olabileceğimiz popüler ürünlere yöneliyoruz. Hatta alışverişlerimizi ayağımıza kadar getirtiyor, beğenmediğimizde anında iade edebiliyoruz. Azla yetinmeyen, çoğundan şikâyet eden huysuz canlılara dönüştük. Araştırma duygumuz sanal kaynaklarla sınırlı kaldı. Üretmekten çok, hazıra alıştık… Sorun gösteren örnekler çoğaltılabilir, tıpkı iyi örneklerde olduğu gibi…

Hayatta her varlığın olumlu ve olumsuz bir tarafı vardır. Fakat bu tarafı kim belirliyor? Tabiî ki biz insanlar. Varlıklara şekil veren yine insanlardır. Yaşamı acımasız ya da mükemmel kılan, yine bizleriz. Her karanlık içinde bir aydınlık, her aydınlığın içinde de bir karanlık mevcut.

Öyleyse, bizim yapmamız gereken şey, karanlığın farkına varıp ışıktan faydalanmak. Gelecek ve teknoloji, bu şekilde bizim için kesinlikle çok parlak.

Emre Türker

14 Eylül 2011

Cebimden Harcadıkça Çoğalıyor

“Cüzdanımdaki paranın tam olarak ne kadar olduğunu bilmem. Kaç param kalmışla değil, cebimde halen bir şeyler var mı, onunla ilgilenirim. Gerektiğinde onu dağıtırım. Bazen öyle bir dağıtırım ki, kendime bir şey kalmaz. İstediğim şeyi alırım - ama bugün, ama bilmem kaç ay sonra – mutlaka alırım. Cüzdanımdaki paralar hariç, demir bozukluklar bulundururum çantamın ön gözünde. Onlar hayat kurtarıcılardır.”

Sizce bu müsriflik mi? İsrafı seven, paranın değerini bilmeyen birinin cümleleri mi bunlar?

Aslında yukarıda anlattıklarım, sadece dışsal görüntünün kelimelere dökülmüş hali. İç yüzünde farklı değerler barındırıyor.

Cepteki para elbette ki değerlidir. Fakat hesap-kitap işi, planda bitmelidir. Hesap-kitap işini dışarıya değil, eve bırakın. Mesela ben, alışveriş için para harcamadan önce, mümkün oldukça fazla market dolaşıp, hangisinde ne ucuzluk var kontrol ederim. Dönüş yolunda ise, en ucuzları en uygun olan yerlerden toplayarak, evin yolunu tutarım. Bunun sonunda ise en az %30 kârlı çıkarım. İsterseniz sizde deneyin.

Almak istediğiniz şey, hayal listesini zirvede zorlayan değil, günlük rutin ihtiyaçlar veya arzularsa, bir şekilde onlara ulaşabilirsiniz. Bu sizin her kafanıza eseni alacağınız anlamına gelmiyor. İstediğiniz şey, kafanızda ihtiyaç anlamında bitmiş ve gerekli olan şey olmalı. Örneğin; aradığınız bir kitapsa, piyasada türlerini araştırıp kendiniz için gerekli olanların listesini çıkarın. Listeyi daraltın ve en gerekli olanı/olanları seçin. Son olarak ise, piyasa araştırması yapın. İnternet ve diğer kanalları kullanarak, en uygun olanı bulup, satın alın. Bunun yanında, diğer bir yöntemim daha var. Günlük ihtiyaçlardan birini belirleyin. Mesela ekmek. Diyelim poşetlenmiş dilimlilerden 4 liralık satın aldığınız bir ekmek çeşidi var. Haftada iki kez alıyorsanız, bunu kısa süreliğine piyasadaki alternatifi olan 2 liralık ekmekle değişin. Ekmek klasik bir örnek. Aslında her malın bir alternatifi vardır. Alternatif uygulamasına giderseniz, yaşam standartlarınız devam eder. Sadece standart alınanların hayatınızdaki rolü değişir. Almak istediğiniz şeyler için cebiniz rahatlar. Aldıklarınız ve alacaklarınızın alternatifini bir gün oturup kıyaslamaya kalksanız, eminim çok fazla ayrıntı yakalarsınız.

Cepteki paranın bir kısmını dağıtın. Mümkün oldukça en doğru bulduğunuz yardım kurumlarına. Kimi zaman elden, kimi zaman ise gönülden dağıtın. Bu dağıtma büyük meblağ olmak zorunda değil elbet. 3-5 kuruş olsun, dağıtmak olsun. Kimi zaman öyle bir dağıtın ki, cebiniz boşaldıkça, kalbiniz dolsun. Sadece para değil. Mesela; aldığınız ve beğendiğiniz okunmuş kitaplarınızı, okumaları için çevrenize dağıtın. Böylece onları da paylaşmaya teşvik edin.

Yukarıda anlattıklarım, hayattan bir parça. Ne kadar miktar arttırdığınızla değil, doğruyu ne kadarıyla bulduğunuzla ilgili. Hayata ne kadar çok verirseniz, hayat da size o kadarını misliyle geri öder. Anlattıklarım müsriflikle ilgili değil. Müsriflik, olması gerektiğinden fazlasını elde edip, bunların değerini bilmemek, paylaşmamak ve fazlasını çöpe göndermekle ilgilidir. Her şeye gücünüz yetmez. Öyleyse gücünüzün yettiği şeylerle ilgilenin. Ulaşmak istedikleriniz, hedefleriniz olsun. Fakat bu hedefler sizi huzursuzluğa değil, huzura sürüklesin. Bir gün gelir de hayat yolunda tökezler ve düşerseniz, hayata verdikleriniz size el uzatabilir.

Emre Türker

11 Eylül 2011

Hamakta Sallanma Keyfi Bilinçaltında Saklanıyor

Hamakta ya da salıncak tipi bahçe banklarında oturmak ve sarkaç hareketleriyle kendini boşluğa bırakmak, insanı rahatlatıyor. Peki bu salınımın yerçekim kuvvetiyle bir ilgisi var mı? Yoksa bebeklikten gelen bir salınım alışkanlığından mı keyif alıyoruz?

Bebekleri sallama dürtüsü, nesilden nesile devam eden ve devreden bir durum. Bebek ağladığında susturmak için sallama dürtüsü ortaya çıkar ve bebek/çocuk susuncaya ya da uyuyuncaya kadar bu durum devam eder. Tıbbi olarak açıklamasını yapamayacak olsam bile sallanarak uyumanın bebek için anlamını, hafifçe sersemleyerek uykuya geçme olarak tanımlayabilirim. Bebek sallandıkça kendinden geçer ve uykuya dalar. Hatta bazı bebekler/çocuklar, sallama durduktan hemen sonra uyanır. Elinde yastıkla annesinin ayaklarına uzanmak üzere bekleyen çocukları etrafınızda görmüşsünüzdür. Artık onlar için salınım olmadan uyku, biraz sıkıntılı bir dönem oluyor.

Sallanmak, içgüdüsel anlamda sizi rahatlatıyor olabilir. Birçok duygu zaten bilinçaltına yerleşen kavramlarla ilgilidir. Yetişme tarzının gelişim ve yaşamda ne derece etkili olduğunu çoğumuz biliyoruz. Belki de çocuklarını sallayan ebeveyn ayakları, beşikler, bebek hamakları ve hatta sonradan çıkan elektrikli salıncalar-ana kucakları, kişiyi gelecekte sallanmaktan keyif alan bireyler haline dönüştürüyor.

Ayrıca hepimiz dünyanın yerçekimi kanunlarından payını alan varlıklarız. Sarkaçların salınım hareketleri, yeryüzünde oluşan bu çekim kuvvetinin etkisiyle ortaya çıkıyor. Hamak üzerinde uzanarak salınım, bu çekiminden dolayı denge durumuna geçmek isteyen düzenekle de ilgili olabilir.

Sözlerimin bilimsel olarak bir açıklaması yok. Sadece sallanma üzerine bir deneme. Keyif üzerine tatlı bir düşüncede hamak keyfine dikkat çekmek istedim. Sallanarak şekerleme yapmak sizi hangi duyguya sürüklüyor?

Emre Türker

Picture: deviantart, flickr

31 Temmuz 2011

Sokakta Dağıtılan Broşürleri Neden Almıyoruz?

Genel olarak sorduğum bu tip sorularda benzer yanıtlar alıyorum. “Bilmem, almıyorum işte!” gibi ön yanıtlar, kişilere neden bu davranışı yaptığını bilmediğini anımsatıyor. Sonraki yanıtlar ise hemen hemen şöyle: “Aynı şeyleri dağıtıyorlar”, “işime yaramıyor”, “satış yapmak için taktik deniyorlar” vs.

Aslında ilk zamanlar, broşür üzerinde yazılanlar benim dikkatimi çekiyordu. Sokaklarda dağıtılan bu kâğıtları alır, “ne bu?” diye bakardım. Fakat bir süre sonra, broşür dağıtanların yanından ben de duyarsızca geçmeye başladım. Onları gerçekten görüyor ama görmemezlikten geliyordum. Neden böyle oldu, ne değişti?

Aslında içinde bulunduğumuz toplum bizi yönlendiriyor. Kimse almayınca biz de almıyoruz. Herkesin yaptığı şeyleri yapıyoruz. Topluma ayak uyduruyoruz.

Kalabalık şehirlerde bu duyarsızlık, küçük yerleşim merkezlerine oranla daha fazla. Çünkü alelacele koşuşturmacalar sırasında toplum olarak insan, duygusal hislerden uzaklaşarak çevreye yabancılaşıyor. Duygusal hislerin yerini, alışılagelmiş mekanik hareketler alıyor.

Bazı ürünlerin satışında broşürlerin araç olarak kullanılması ve “afedersiniz” le başlayan dilenme yöntemleri, sokakta bir şeyler dağıtanlara karşı yabancılaşma nedenlerinden biri. Öyle ki, yakın zamanda gördüğüm bir örnekte içecek firmalarından biri, reklâm için ürününü bedava dağıtmaya kalkmış, ama insanların ilk tepkisi geri çekilme yönünde olmuştu.

Broşürler, internetin yoğun kullanılmadığı zamanlarda başarılı bir reklâm yöntemiydi. Çekiciliği vardı. Gittikçe kinestetik duyulardan uzaklaşıp sanala yönlenme, bu derinliği bitime noktasına geldi. Gerçi boşu boşuna çöpe giden binlerce kâğıdın durumu da engellenmiş oldu.

Sokakta dağıtılan broşürlerin alınmama nedeni, aslında çok derin ve içi kazıldıkça farklı sonuçlar getirebilecek bir konu. Dağıtılan reklâm kâğıtlarına karşı, sizin tepkiniz nedir?

Emre Türker

Picture: flickr

27 Temmuz 2011

Aynen Öyle

Dilimize dolanan kelimeler vardır. Belli dönemlerde gelir-geçer. Genelde televizyon dizilerinden, sevdiğimiz dostlardan, çevreden gelen bu kelime veya söz kalıpları, dile öyle bir yapışır ki, çıkarmak pek de kolay olmaz.

Dile dolanan kelime kalıpları veya kurtarıcı kelimelerin yüksek oranda tercih edilmesi, konuşma dilini biraz rahatlatmasından kaynaklanıyor. Kurtarıcı kelimeler, genelde dilde konuşma yapısına yerleşir. Mesela “şey” kelimesi, bunların başında gelir. Hatırlayamadığımız her kelimeyi “şey”le kapatırız. Dile dolanan kelime kalıpları ise, dönemseldir. “Aynen öyle”, şu an gördüğüm kadarıyla dile dolanmak bir yana, tam anlamıyla sakız misali yapışmış. Ajda Pekkan’ın son dönem popüler şarkılarından birinin adı olan “aynen öyle”, belki de yaygınlaşmayı tetikleyen nedenlerden biri... Geçenlerde televizyonda, güya geçmiş dönemi canlandıran bir diziye denk geldim. Dönemin insanları, birbirine “aynen öyle” diye cevap veriyordu. Acaba o dönemde “aynen öyle” diye bir söz kalıbı var mıydı?

Çevremde herhangi bir durumu veya olayı anlatırken, dinleyicilerimin beni onaylama biçimi “aynen öyle” cevap kapılarıyla oluyor. Aşağıdaki diyalog örneğinde olduğu gibi:
—Bence bu söyleşide açıklananlar, durumu anlatmaya yetmiyor.
—Aynen öyle!

Geçenlerde bir arkadaşa sordum:
—“Aynen öyle”de nedir? Herkes bu kalıbı kullanıyor. Televizyonda bir diziden mi kaptın?
—Yooo, zaten vardı.
—Yani birkaç sene önce de bu yaygınlıkta kullanıyordun, öyle mi?
—Yaaani! (ya kısmı biraz uzatılır.)

Aslında birkaç sene önce, böyle bir yaygınlık yoktu ama arkadaş bunun farkında bile değildi. O derece kabullenmiş. Arkadaşla geçen konuşmamızdaki “Yaaani”, başka bir kelime kalıbını da işaret ediyor.

Kitaplardan ve doğru anlatımlı yazılardan gittikçe uzaklaşıyoruz. Televizyon, eğlence programları, filmler, facebook, twitter, mail vs… Hayatımızda yoğun bir sanal akış var ve düşüncelerimiz, üretkenlikten gittikçe uzaklaşıyor. Standartlaşıyoruz. Çevreden verildiği şekliyle alıyor, kolayca yorumluyoruz. Aslında anlamını bile bilmediğimiz yüzlerce kelimeyi, daha akılda pekiştirmeye bile fırsat bulamadan unutuyor, globalleşen karmaşık bir dil yapısıyla şaşırtıcı derecede değişiyoruz. Fakat bu değişim, gelişimsel olarak pek olumlu görünmüyor. Doğru mu? Aynen öyle…

Emre Türker

Picture: Hayalbemol

24 Mayıs 2011

Öyle Bir Sevmek Ki

Öyle bir sevmek ki! Ruhunun her bir duygu çıkışında huzur bulan, mutluluğu daimi kılan, tuzu-biberine aldırmadan, tartışmaları dallandırıp budaklandırmadan tadılan bir sevgi…

Dünyada birçok kişi, “öyle bir aşk yok, öyle bir sevgi yok” der. Oysa sevgi her yerdedir. Bulursan bir gün, ona değer ver. Çünkü; ruhu sıkacak, absurt kıskançlıklar ve kaç-kovala oyunlarıyla basitleştirilmeyecek kadar önemlidir bu gerçek sevgi.

Üçüncü şahısların tavsiyeleriyle sevgiyi yoğunlaştıramazsın. Üçüncü şahıslar, ancak hataları görmende yardımcıdır. Yoksa aşkın, sevginin sabitleştirilmiş kuralı yok.

Aşkın dönüştüğü sevgi, ruhu sıkmamalı. Belli noktalarda tökezlese bile, yolun sonunu görebilmeli. Bu son, hayatın birlikte geçen virgüllerinin ardından gelen noktasıyla ölçülmeli. Kuralsız, özgür ama karşılıklı bir denge çerçevesinde, sona kadar limitsiz bir şekilde…

Para mutlak gerek. Para saadet demek değil belki. Fakat olmalı bir yerde. Hayalleri açan kilit, kimi zaman paranın elindedir, kimi zaman ruhun derinliklerinde…

Birlikte yaşayan, her ayrılıkta birliği arayan, özlemeyi bilen, özletmeyi sevmeyen, kokusunu ve dokunuşunu daima sıcak tutan masalsı aşıklarının özüdür bu sevgi. Yaşıyorsan, tadını çıkar. Kirletme gereksiz pislikleriyle hayatın…

Emre Türker

Picture: deviantart

23 Mayıs 2011

Face-ism

Kadın ve Erkeğin Medyatik-Kültürel Görsel Tercihi
Televizyondaki talk show’larda (ben bunu medyatik misafirlik olarak tanımlıyorum), reklâmlarda, yakın plan çekimlerinde, neler dikkatinizi çekiyor? Görsel anlamda bizlere izletilen ve rating (izlenme oranı) artışını tetikleyen görüntüler nelerdir? Kadın ve erkek dergilerindeki fotoğraflar, hangi kompozisyonla yerleştiriliyor?

Medyatik misafir programlarında, mini etekli bayanların bacak bacak üstüne atarken kameraların yakın plana geçtiğini ve bel-göğüs bölgesine yoğunlaştıklarını fark etmişsinizdir. Kısacası kadın “seks objesidir” düşüncesi belirgindir. Erkeklerde ise, “entelektüel” bir yapı düşüncesiyle hareket edilir. Vücut hatları ortaya çıkmaz. Genelde takım elbise veya vücut hatlarını kapatan elbiseler seçilir, yüz hatlarına yoğunlaşılır ve görüntüler hafızada o şekilde yer eder.

Araştırmacı Dane Archer, arkadaşlarıyla birlikte Amerika’daki gazete ve dergilerin resimlerini incelemiş, Hong-Kong’dan Kenya’ya kadar 11 ülke dolaşarak araştırmalarını derinleştirmiş. Sonuç olarak; erkeklerin yüzlerinin, kadınların ise daha çok vücutlarının resmedildiğini ortaya çıkarmış. Başta facebook’u çağrıştıran Face-ism kelimesi, Dane Archer ve arkadaşlarının araştırmaları sonucunda ortaya koydukları bir tanımlamanın adıdır. Yani Face-ism, kadının vücudunun, erkeğin ise yüzünün medyadaki kullanımıdır.

Tarih kitaplarını incelediğinizde, ünlü düşünür, bilim insanı ve liderlerin, genel olarak yüzlerinin resmedildiğini göreceksiniz. Ayrıca kadının yeri farklı görüldüğünden, bu düşünürlerin çoğunun erkek olduğu da bir gerçektir. Kadın ve erkek ne kadar eşitlikçi düşünceyle toplumun hafızalarına yer etmeye çalışılsa da, bazı dişil ve eril özellikler, yapısal anlamda pek değiştirilemez. Örneğin bilim adamı derken, bilim erkekle ilişkilendirilerek tescillenir. Bu nedenle birçok yeni kitapta ve belgesel yayında, “bilim adamı” yerine “bilim insanı” kullanılmaya başlamıştır.

Popüler anlamda ilgi çekici her şey, 4. güç medyada aktif olarak değerlendirileceğinden, kadının erotik yönü daima ön planda yer alacaktır. Kuralın değişmesi çok zor.

Emre Türker

Picture: deviantart, flickr

16 Mayıs 2011

Yapacak Hiçbir Şey Yok… Öyle Mi?

“Bütün gün yapacak hiçbir şey bulamadım, canım sıkıldı” diyenlere imreniyorum. Çünkü uzun zamandır bunu gerçekleştiremiyorum. Aslında imrenme kısmını biraz açmak gerek. İmrendiğim kısım, hayatta planladıklarımı başarmak için küçük zaman fırsatları bulmaya çalışmamla alakalı.

Nefes aldığımız vakit çok kısa. Fakat bunu anlayabildiğimizde, çoğu zaman iş işten geçmiş oluyor. Kısa zaman dilimlerinde, kaybolan değerleri ve yaşanmamışlıkları fark ederek, boşlukları kapatmak gerek.

“Yapacak hiçbir şey yok” denilen zamanlarda bile, yapacak bir şeyler vardır. Mesela, yaşadığınız evle ilgilenebilirsiniz. Öf-pöf etmediğiniz sürece, temizlik yapabilir, eşyalarınızın yerlerini değiştirerek alışılagelmiş sabit düzenden kurtulabilir, ileride neler yapabileceklerinizi planlayabilirsiniz.

Çok şeyle uğraşıyorsun, boşver biraz” diyenlere ise “keşke daha erken başlasaydım” yanıtını veriyorum.

Çünkü…

Okunacak çok kitap,
Öğrenecek çok bilgi,
Paylaşacak çok değer var.

Ama ne kadarını bu yaşama sığdırırız bilmem.

Emre Türker

Picture: deviantart

03 Mayıs 2011

Dizilerden Anlaşılıyor Ki Ağlamayı Seviyoruz

Keyifli görüntümüz ardında arabesk bir ruh yapısına sahibiz. Eğlenceyi değil, acıyı tercih ediyoruz. Diziler de seyretme oranlarıyla bunu bize yeterince kanıtlıyor.

Televizyon seyrederek bir noktaya sabitlenir ve uzun zaman boyunca o noktadan gözlerinizi alamazsınız. Peki, boş bir duvara bakmaya ne kadar tahammül edebilirsiniz? 5-10 dakikandan fazla olmasa gerek. Bu vakit katillerinin izlenme oranları, aynı zamanda toplumca neye yönlendiğimizi de gösteriyor. Haber kanallarında, fısıltı haberlerini gerçeklere tercih ettiğimiz açıkça görülüyor. Dedikodu, söylenti, atışma gibi durumlar, düz haber görüntülerinden daha çok bizleri çekiyor. Show amaçlı kanallardaki izlenme oranı, her şeyi açığa çıkarmakta. Dizlerde; “oynat-dur-hızla ileri al-oynat-geri al-özet göster-özeti genele yay” formülüyle, izleyici iyice merak içinde bırakılarak, düşünce yapısı karmakarışık ediliyor.

Dilenciliğin büyük para getirdiği nadir toplumlardan biri oluşumuz, duygu sömürülerine ne kadar açık olduğumuzun bir göstergesi.

Yukarıda belirttiklerim, daha önce de konu ettiğim düşünceler. Fakat bir de dram üzerine yoğunlaşma var: Aldatma, ihanet, sadistlik, mazoşistlik, acılı kadın, acılı aile fertleri, acılı dünya, her tatlının içinde bir acı, aşkta acı, kaderde acı, gelecekteki karanlık, geçmişte iz bırakmış kara lekeler… Ayrıca diziler içinde bağırış çağırışlar o kadar fazla ki, sessizce odanızda otursanız, diğer tüm komşularınızın kavga ediyor olduğu havasına kapılabilirsiniz.

Üstüne üstelik dizilerdeki bu dram yetmezmiş gibi, bir de reklâm arası dizileri izliyoruz. Neredeyse bütün dizilerimiz film formatında, yani 90 dakika civarında sürüyor. Reklamlarla birlikte 3-3,5 saati buluyor. Şimdi bir düşünün! Kaç reklâmın görüntüsünü tanıyorsunuz? Kaç reklâmı sonu gelmeden biliyorsunuz? Kaç dizinin karakter oyuncusunun ismini biliyorsunuz? Kaç dizinin adını, yayın saatini, gününü, çekildiği yerleri vs. biliyorsunuz? Acaba tüm bunların yanında, bütün bu fasarya görüntüler, genel kültürünüzün kaçta kaçını oluşturuyor?

Huzursuzluğunuz, gerginliğiniz, uykusuzluğunuz, boş düşünceleriniz, dizilerden yaşamınıza enjekte edilen yegane olumsuzluklar. Toplum olarak gitgide boşluğa sürükleniyoruz. Çevremde “can sıkıntısından televizyon seyrediyorum” diyen o kadar çok kişi var ki! Can sıkıntısı, zaten seyrettiklerinizle körükleniyor. Gittikçe gerçekten uzaklaşıyor, doğrulardan sapıyorsunuz.

Hayat gelip geçiyor. Mutluluk, gerçek, doğa, aşk, sevgi, paylaşım gibi kavramlar dururken, bunları nelerle heba ettiğinizi bir düşünün. Yoksa acınacak durumda olanlar ekrandaki sanal görüntüler değil, biz olacağız.

Emre Türker

Picture: deviantart1, flickr, deviantart2

20 Nisan 2011

Önceliklendirme Yanlışı

Yanınıza Almanız Gerekenleri Sıkça Unutuyor Musunuz?
1-Akşam arkadaşlarıyla buluşarak vakit geçiren Murat, bir sonraki gün yapacağı yolculuk için bavulunu hazırlayamadı. Sabah erkenden kalksa da, yanına alması gereken birçok eşyayı unuttu.
2-Akşam yemeğini yetiştirmek için markete doğru alışveriş yapmak üzere evden alelacele çıkan Ayşe, neler alacağını birden unutuverdi. Pırasa, soğan, limon vs. aldı. Kasaya giderken aklında bir şeylerin eksik kaldığını biliyordu.

Yukarıdaki iki olay, unutkanlık durumu göz önüne alındığında, birbirine benzer bir yapı içeriyor. Sorunun başlangıç noktası neydi?

Murat, yaşamı içinde zamanı kullanamama sorunu yaşıyor. Yapması gerekenleri önceliklendiremediği için, yapılması gerekenler sıkışıyor ve dolayısıyla zaman daraldığından, dalgınlık başlıyor. Sabah sıkışan vakit nedeniyle ortaya çıkan düşüncedeki gereksiz tekrarlar nedeniyle (pantolonlarım, kemerim, parfümüm…parfüm, kemer, çantam, gözlüğüm…acaba neydi almam gerekenler…pantolon,kemer,gözlük…) huzursuzluk yaşıyor. Aslında yapması gereken, planlama sırasında yapılacakları önceliklendirmesiydi. Örneğin bir kâğıda yolculuk sırasında nelerin gerekli olabileceğinin listesini bir hafta öncesinden yapmaya başlasaydı, arkadaşlarıyla buluşsa bile ne alacağı konusunda aklı karışmazdı.

Ayşenin durumu, yine liste karmaşası. Eğer yanınızda kalem kâğıt yoksa ve not almadan işleri bir an önce yapmak istiyorsanız, aklınızdaki listeyi önceliklendirin. Ekmek almanız şeker almanızdan daha önemliyse, akıl listenizin başında ekmek olsun. Liste sonunda daima en son gerekli olanlar ya da olmasa da olurlar planlansın ki, mali durumun yetişmeme durumunda liste sonunda neyi çıkaracağınızı bilir veya ilk başta önemli olanları aldığınız için sonraki unuttuklarınızdan dolayı büyük pişmanlık duymazsınız.

Aklın çok meşgul olması, dalgınlık, kendini toparlayamama veya konsantrasyon eksikliği gibi sıkıntılarla mücadele ediyor olabilirsiniz. Bunun sebebi; birçok işi aynı zamana sıkıştırıp önceliklendirme sorunu yaşadığınızdan, o an aklınızdaki düşüncenizden kurtulup ikinci bir aşamaya geçememenizden, olumsuzlukları olumlu düşüncelerinizin önünde tutmanızdan kaynaklanıyor olabilir. Konsantrasyon eksikliği ve unutkanlık, önemli bir sorundur. Zihni dinç tutmanın yollarını arayın. Pratik olmanın yollarını araştırın. Nitekim günümüzde az zamanda çok işin üstesinden gelemeyen, yaşam yarışında çok arka kulvarlarda kalarak büyük pişmanlıklar yaşayabilir.

Emre Türker

Picture: deviantart

17 Nisan 2011

What About Bob (1991)

Tür: Aile, Komedi
Yönetmen: Frank Oz
Süre: 99 dakika
Oyuncular: Bill Murray, Richard Dreyfuss, Julie Hagerty, Charlie Korsmo, Kathryn Erbe, Tom Aldredge, Susan Willis, Roger Bowen, Fran Brill, Brian Reddy, Doris Belack, Tomsky
Melinda Mullins, Marcella Lowery, Margot Welch, Barbara Andres
Yazdığı “Bebek Adımları” kitabını basın açıklamasıyla tanıtmaya hazırlanan psikiatrist Dr. Leo Marvin (Richard Dreyfuss), ailesiyle tatile çıkma heyecanı yaşamaktadır. Ofisindeki son gün, yeni hastası Bob Wiley (Bill Murray) ile tanışır. İşte o andan sonra, doktorun düzeni alt-üst olmaya başlar. Çünkü Bob, yapışkanlığıyla uzmanları bile çıldırtacak bir tiptir. Acaba Dr. Leo onunla baş edebilecek mi?

Bünyesinde Bill Murray gibi bir ustayı barındıran, ailece izlenebilecek harika bir yapım.

Emre Türker

Picture: impawards

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails