Kültür Sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kültür Sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
23 Nisan 2020
23 nisan – Sanki her tarafta var bir düğün
10 Mayıs 2019
Fatih Reşat Nuri Sahnesi'nde BİSKÜVİ ADAM Rüzgarı Esti :)
15 Nisan 2019
ÜZGÜN AĞAÇLAR ÜLKESİ'nin Komik Kralı
Tiyatro sonrası güneşin tadını çıkarmak ve temiz bir hava almak için Maçka Parkı'na gittik. Oranın keyfi de bir başka be.
04 Mart 2019
BU OYUNLARI ÇOCUKLARA İZLETİN!!!
10 Mart 2014
Tangram
Çocukluğumuzda
en çok monobloglarla oynamıştık. Birbirine geçmeli o plastik şekillerle
saatlerimi geçirdiğimi bilirim.
Aklımız,
çevremizden aldığımız bilgiler doğrultusunda gittikçe sığ sulara doğru hareket
eder. Bu bizim hayal gücümüzün gittikçe kısırlaşma döngüsünü gösterir. Çünkü
bazı şeyleri yapabileceğimiz, bazı şeyleri yapamayacağımız öğretilir bizlere. Bizler
bir tükenmez kalemin kapağını, kalemin ucuna takılan bir nesne olarak görürken,
2.5 yaşında bir çocuk onun kapanmış bir şemsiye olduğunu h
ayal edebilir. Yani
bazı hayaller kurarız ama o hayallerin nasıl gelişeceği, bizim yaratıcılığımız
ve bakış açımızla şekillenir. Pek çoğumuz tek bir bakış açısıyla aynı şeyi
görürken, sadece farklı kişiler farklı düşüncelerle tablo çizer akıl defterine.
Vikipedinin
anlatımıyla tangram, pek çok bulmaca ve zeka oyunu gibi uzak doğudan gelen bir
bulmaca türüdür. 1780 yılında bulunan ilk numune bir tahta parçasından yapılmış
ve bilinen en eski tangram kitabı ise 1813’de Çinliler tarafından yazılmıştır. Tangram
ile ilgili biraz araştırma yaparsanız, pek çok mitolojik hikâye ile
karşılaşacaksınız. Nereden geldiği, ne amaçla hazırlandığı, ürete
nin aklında ne
geçtiği bilinmez ama sonuçta bu bulmaca türü, üzerinde yazılmış kitapları ve
yarışmalarıyla dünyayı sarmıştır.
Çocukluğumda,
gazetelerin çocuklar için hazırladığı karton eklerinde verilirdi bu tangram
şekilleri. O zaman kafamıza göre şekillerle bişeyler yapmaya çalışırdık. Fakat
tangramın orijinalinin 7 parçadan oluştuğunu ve oyunun kuralının bu parçaların
tamamı kullanılarak bir şekil yapılması gerektiğini öğrenmem, yenidir. Bu yedi
parçadan ilk başta kare yapmakta bile zorlanırken, şimdi küçük kızımla bir
şeyler üretmeye çalışıyoruz. Ben de onunla parçaları birleştirmeye çalışırken,
zamanda kayboluveriyorum. Aklımın sabit şekillerinden kurtulup, yeni şekiller
görmeye çalışıyorum. Aklınızdaki düz şekillerden kurtulmak için arada bir kafa
dağıtacağınız ucuz, pratik ve oynadıkça kişiyi saran bir puzzle türüdür
tangram. Denemekte fayda var.
Emre Türker
03 Mart 2014
Hayalleri Gerçekleştirmek için Zirve Ne Kadar Yüksekte?
Çocukluk yıllarında başlar hayaller. Olmaz dediklerimizin olması gereken yıllardır onlar. Uzaktan kumandalı arabanın hayali de vardır, süper güçlerin düşleri de…
Derken, birileri bize gerçekleri gösterir. Gerçekler acıdır. Öyle ki, hayal balonlarımızı bir bir patlatıverirler. Yine de olsun dediklerimiz vardır ama “boş işlerdir” birçoklarına göre bunlar.
Hayaller içinde büyüdüm ben. Üstün güçlerimin olmadı hiçbir zaman ama
tutunabildiğim dalları vardı bu hayallerin köklerinin.
Kimine göre mükemmel bir eş bulmaktır hayaller,
Kimine göre büyük paralar ki çoğuna göre bunun üzerine kurulmuştur
hayat.
Kimine göre sağlıktır,
Kimine göre cennet arayışı.
Hayaller bir eşle birleştiğinde ki bu eş sizinle paylaşıyorsa
hayalleri, pek çok sorunu görmezden geliverirsiniz. Amacınız tepeye ulaşmaktır
ama zirve göründüğünden yüksek olabilir. Öyle ki, bir ömür tüketilir zirveye
ulaşmak için. Kimi zaman yetmez bu ömür ama hayallerin izi kalır derinlerde.
Hayat sizin hayal balonlarınızı tek tek patlatabilir ama
Kimi zaman kelimelere dökemedikleriniz, anlamsız gelir gerçeklerde
boğulanlara.
2009 yılı Up (Yukarı bak) filminin bende en büyük etkisi, bu giriş kısmıydı.
Öyle ki, buradan pek çok hikaye çıkarabilirsiniz.
İç içe saklı öyle güzel duygular var ki,
Kelimelere dökemediklerimizi,
Çizgiye dökmüş büyük ustalar.
23 Mayıs 2011
Face-ism
Kadın ve Erkeğin Medyatik-Kültürel Görsel Tercihi
Televizyondaki talk show’larda (ben bunu medyatik misafirlik olarak tanımlıyorum), reklâmlarda, yakın plan çekimlerinde, neler dikkatinizi çekiyor? Görsel anlamda bizlere izletilen ve rating (izlenme oranı) artışını tetikleyen görüntüler nelerdir? Kadın ve erkek dergilerindeki fotoğraflar, hangi kompozisyonla yerleştiriliyor?Medyatik misafir programlarında, mini etekli bayanların bacak bacak üstüne atarken kameraların yakın plana geçtiğini ve bel-göğüs bölgesine yoğunlaştıklarını fark etmişsinizdir. Kısacası kadın “seks objesidir” düşüncesi belirgindir. Erkeklerde ise, “entelektüel” bir yapı düşüncesiyle hareket edilir. Vücut hatları ortaya çıkmaz. Genelde takım elbise veya vücut hatlarını kapatan elbiseler seçilir, yüz hatlarına yoğunlaşılır ve görüntüler hafızada o şekilde yer eder.
Araştırmacı Dane Archer, arkadaşlarıyla birlikte Amerika’daki gazete ve dergilerin resimlerini incelemiş, Hong-Kong’dan Kenya’ya kadar 11 ülke dolaşarak araştırmalarını derinleştirmiş. Sonuç olarak; erkeklerin yüzlerinin, kadınların ise daha çok vücutlarının resmedildiğini ortaya çıkarmış. Başta facebook’u çağrıştıran Face-ism kelimesi, Dane Archer ve arkadaşlarının araştırmaları sonucunda ortaya koydukları bir tanımlamanın adıdır. Yani Face-ism, kadının vücudunun, erkeğin ise yüzünün medyadaki kullanımıdır.
Tarih kitaplarını incelediğinizde, ünlü düşünür, bilim insanı ve liderlerin, genel olarak yüzlerinin resmedildiğini göreceksiniz. Ayrıca kadının yeri farklı görüldüğünden, bu düşünürlerin çoğunun erkek olduğu da bir gerçektir. Kadın ve erkek ne kadar eşitlikçi düşünceyle toplumun hafızalarına yer etmeye çalışılsa da, bazı dişil ve eril özellikler, yapısal anlamda pek değiştirilemez. Örneğin bilim adamı derken, bilim erkekle ilişkilendirilerek tescillenir. Bu nedenle birçok yeni kitapta ve belgesel yayında, “bilim adamı” yerine “bilim insanı” kullanılmaya başlamıştır.
Popüler anlamda ilgi çekici her şey, 4. güç medyada aktif olarak değerlendirileceğinden, kadının erotik yönü daima ön planda yer alacaktır. Kuralın değişmesi çok zor.
Emre Türker
Picture: deviantart, flickr
05 Mart 2011
Temiz Ev
Yazan: Sarah Ruhl
Çeviren: Z. İrem Aydın
Yöneten: Kubilay Karslıoğlu
Dekor Tasarım: Sertel Çetiner
Giysi Tasarım: Medine Yavuz
Işık Tasarım: Enver Başar
Müzik: Nurettin Özşuca
Dans Düzeni: Yeşim Alıç
Yönetmen Yardımcısı: Atilla Şendil
Asistanlar: Yeşim Çapanoğlu, Özden Dindar
Sahne Amiri: Özgür Ayaz
Kondüvit: İlknur Deveci
Işık Kumanda: Serdar Yaman
Rol Dağılımı: Sema Çeyrekbaşı, Simay Tuna, Gülseren Gürtunca, Levent Güner, Neslihan Arslan
Anne ve babasının ölümü ardından Brezilyalı Matilde (Neslihan Arslan), para kazanmak için doktor çift Charles (Levent Güner) ve Lane’in (Simay Tuna) evinde hizmetçi olarak işe başlar. Espri yapmaya bayılan ve hayatının esprisini yapmaya hazırlanan 27 yaşındaki Matilde, özünde temizlik yapmaktan nefret etmektedir. Ev sahibi doktor Lane'in kızkardeşi Virginia’nın (Sema Çeyrekbaşı) temizlik hastası olması, Matilde’ye ilaç gibi gelecek. Çünkü aralarındaki anlaşmaya göre Virginia ev işlerini ve temizliği yapacak, bunun karşılığında Matilde onunla sohbet ederek kendisini yalnız bırakmayacaktır. Her şey yolunda giderken, Charles’ın eşi Lane’i aldattığına dair birtakım ipuçlarının ortaya çıkması, düzeni alt-üst edecektir.Alışılmışın dışında farklı bir sahneye sahip “Temiz Ev”, devlet tiyatrolarında oynayan ve iki perdeden oluşan güzel bir dram-komedi.
Emre Türker
20 Şubat 2011
Vahşet Tanrısı
Orijinal Adı: Le Dieu du Carnage
Yazan: Yasmina Reza
Çeviren: Zeynep Avcı
Yöneten: Celal Kadri Kınoğlu
Dekor Tasarım: Serpil Tezcan
Giysi Tasarım: Serpil Tezcan
Işık Tasarım: Ayhan Güldağları
Rol Dağılımı (Oyuncular): Ülkü Duru, Zafer Algöz, Zerrin Tekindor, İşdar Gökseven
Çocukları kavga eden iki aile, orta noktada buluşarak anlaşmak üzere bir araya gelir. Başlangıç konuşması ardından, çocukların sorunları, yetiştirilme tarzları ve sosyal ortamları hakkında tartışma başlar. Tartışmanın boyutu, giderek ailelerin kişisel problemleri üzerine yoğunlaşacak ve beklentiler yön değiştirecektir. Çünkü her iki aile de, ilk başlarda göründüklerinden çok farklı olarak, dış görüntülerinin ardında saklanan iç duygularını ortaya çıkarmaya başlayacaktır.Zerrin Tekindor adına parantez açarsak, kendisi Aşk-ı Memnu dizisindeki matmazel rolüyle Türkiye’de popülerleşmiştir. Fakat 1985 yılında Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü'nden mezun Zerrin Tekindor, özünde profesyonel bir sanatçıdır. Aynı zamanda resme yeteneğini üniversite eğitimiyle pekiştirmiş sanatçının Vahşet Tanrısı’ndaki Annette rolünü izleyenler, onun performansından memnun kalacaktır.
Yaklaşık 90 dakika süren ve başlangıçta sıkıcı gibi görünen oyunda, zamanın nasıl geçtiğini anlayamayacaksınız.
Emre Türker
09 Haziran 2010
İSMEK 13. Genel Sergi Ve Festivali
İSMEK tarafından 13. sü düzenlenen festival sergisinde, birçok el emeği ürünü görebilirsiniz. 2010 yılı, 8-20 Haziran tarihleri arasında açık kalacak ve Feshane Kültür Merkezi’nde gözler önüne serilen bu büyük çalışma, yoğun ilgi görüyor. Gazetecilik bölümüne uğrarsanız, Yayın Yönetmeni/Editör Recep Yeter'in fikrinden ortaya çıkmış "Bizim Hikayelerimiz" adlı sergide, tarafımdan yazılmış “Sür Bisikletini Geçmişe” adlı çalışmamı görebilirsiniz. Daha önce bu fotoğrafı, küçük bir yazıyla “Bilinçsiz Duygu Sömürüleri ve Mutlulukta Saflık” başlığı altında yayınlamıştım.
Emre Türker
Fotoğraf yazısı ise şöyle;
Fotoğraf yazısı ise şöyle;
22 Nisan 2010
Nathalie Cardone Türkiye’yi Sevdi
Nathalie Cardone, 13. Uluslararası Bayındır Çiçek Festivali’nin özel konuğu olarak, çiçeğin kenti Bayındır’a geliyor…
Nathalie Cardone, 30 Nisan - 2 Mayıs tarihleri arasında 13.’sü düzenlenecek olan Uluslararası Bayındır Çiçek Festivali’nde, etkinliklerin özel konuğu olarak yerini alacak. 29 Nisan 2010 Perşembe günü İstanbul’a gelecek olan Fransız sinema oyuncusu ve şarkıcı Nathalie Cardone, 30 Nisan Cuma günü Uluslararası Bayındır Çiçek Festivali’nin açılışında bulunacak. İki gün boyunca stantları dolaşarak üreticilerle ve ziyaretçilerle bir araya gelecek ünlü sanatçı, bilinen sempatik tavırlarıyla da etkinliklerin renkli ismi olacak. 1 Mayıs Cumartesi akşamı Bayındır Çiçek Festivali’nin konser alanında dinleyicileriyle buluşacak olan Nathalie Cardone, halkın kalbinde yer edecek.Geçen sene yine Nisan ayında, sanatçı Hasan Yıldırım'ın daveti üzerine "İstanbul'dan Avrupa'ya Merhaba" adlı bir proje kapsamında Türkiye’ye gelen Nathalie Cardone, Türkiye’yi çok sevdiğini söylemiş, AB katılım yolunda ülkemizi desteklemiş ve barış mesajlarıyla Dünyaya seslenmişti.
Nathalie Cardone Kimdir?
Nathalie Cardone, 29 Mart 1967’de Fransa Preneler bölgesi Pau kentinde doğdu. Fransız şarkıcı ve sinema oyuncusu olan Nathalie Cardone, fakir bir çocukluk hayatı geçirmiştir.
20 yaşına geldiğinde Paris’e giden sanatçı, ünlü starlar Gerard Depardieu ve Catherine Deneuve ile birlikte film çevirmek için 400 aday arasından birinci seçilince, hayatı değişir. Hemen ardından 'Küçük Hırsız', 'Tepelerin Kızı' adlı filmlerle adından söz ettirir. Yaşadığı hayattan aradığı mutluluğu bulamayınca, dünyayı dolaşmaya karar verir.
Cardone, maddi ve manevi çöküş aşamasındayken, Kübalı sanatçı Carlos Puebla'nın, 1965'te Ernesto Che Guevara'nın veda mektubundan sonra yazdığı "Hasta Siempre" (Sonsuza Kadar) şarkısını yeniden yorumlayarak, eski popüler kimliğini yeniden kazanır ve büyük çıkış yakalar. Sanatçının popüler şarkıları arasında “Ya Soy Rebelde" ve "Le Temps Des Fleurs" adlı parçalar örnek olarak gösterilebilir.
Uluslararası Bayındır Çiçek Festivali
Bu yıl 13.’sü düzenlenecek olan Bayındır Çiçek Festivali’nin hazırlıkları, tüm hızıyla devam ediyor. Festival, 30 Nisan - 2 Mayıs tarihleri arasında, Bayındır’ın çiçek kokulu sokaklarında gerçekleştirilecek…
Osmanlı’dan beri çiçeklerle özdeşleşmiş Bayındır, geleneksel çiçek festivalini bu yıl uluslararası boyuta taşıyor. Yerli ve yabancı birçok sanatçı, sinema ve edebiyatçının etkinliklere olan ilgisi, festivali renklendirecektir. Belediyeler, sivil toplum kuruluşları ve iştiraklerinin de desteğiyle, festivalin ses getirmesi bekleniyor.
Firma, kurum ve kuruluşlar, her sene olduğu gibi ürünlerini sergileyerek satış imkânı bulabilecektir. Bununla birlikte festivalin uluslararası boyuta taşınması, tarihi yapısıyla da dikkat çeken Bayındır'ın tanıtımı açısından büyük bir fırsat olacaktır. Ayrıca yurdumuzun birçok bölgesinden festivale katılacak olan belediyelerin bölgesel ve kültürel etkinliklerini tanıtması, ziyaretçilerin zihninde etkin kareler bırakacaktır.
15 Şubat 2010
Kitabı Kapağına Göre Yargılama!
!f İstanbul AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali kapsamında 13-14 ve 16 Şubat’ta okuyucularıyla buluşan Yaşayan Kütüphane, oldukça ilginç bir çalışma. İçeride gönüllülerden oluşan bir topluluk size hizmet için bekliyor. Kataloglarda, toplumun önyargılarını oluşturan bazı kavramlar bulunuyor. Onlar çoğu zaman toplumda kendilerini ifade etmekte zorlanmış kanlı-canlı insanlar. Siz katalogdan konuyu seçiyorsunuz, o kişi raflardan sizin yanınıza geliyor ve canlı sohbetlerle okuyorsunuz (konuşuyorsunuz). Toplumdaki gerçekler ziyaretçilerini bekliyor.
Ayrıntılı Bilgi için; yasayankutuphane.net veya yasayankutuphane.blogspot
Hayalbemol okumak için oradaydı…
Picture: yasayankutuphane
09 Aralık 2009
Nişantaşı Sanat Parkı
Sanatla tesadüfî bir karşılaşma anı. Her zamanki sabit banklar, yerini modern çalışmalara kiralamış.
Belli zamanlarda modern sanatların sergi mekânı olan park, yine açık sahnede…
Sanatçılar: Arşo Kasparyan, Adnan Serbest, Ali Bakova, Aslı Kutluay, Aslı Düzkan, Asuman Dülek, Atelier 13, Atilla Kuzu, Ayhan Tomak, Betsy Sullam, Can Yalman, Cansu Akarsu, Demet Bilici, Demet Öğütler, Evrim Küçük, Filinta Önal, Günsel, Kato, Hafize Uncuoğlu, Hakan Köylüoğlu, Hale Ürkmezgil, Luca Proto, Meltem Eti Proto, Ömer Ünal, Serap Başol, Sevgi Çağal, Seza Yeğin, Tanju Özelgin, Tülün Edgüer, Yılmaz Zenger, Dilek Budak, Fakrettin Kuzu, Özlem Hiçyılmaz





Belli zamanlarda modern sanatların sergi mekânı olan park, yine açık sahnede…
Sanatçılar: Arşo Kasparyan, Adnan Serbest, Ali Bakova, Aslı Kutluay, Aslı Düzkan, Asuman Dülek, Atelier 13, Atilla Kuzu, Ayhan Tomak, Betsy Sullam, Can Yalman, Cansu Akarsu, Demet Bilici, Demet Öğütler, Evrim Küçük, Filinta Önal, Günsel, Kato, Hafize Uncuoğlu, Hakan Köylüoğlu, Hale Ürkmezgil, Luca Proto, Meltem Eti Proto, Ömer Ünal, Serap Başol, Sevgi Çağal, Seza Yeğin, Tanju Özelgin, Tülün Edgüer, Yılmaz Zenger, Dilek Budak, Fakrettin Kuzu, Özlem Hiçyılmaz






12 Ekim 2009
Mucizeler Komedisi
Tür: Tiyatro (Komedi / Müzikal / Dram)
Yönetmen: Işıl Kasapoğlu
Süre: 147 Dakika
Oyuncular: Şener Şen, Özlem Tekin, Mirkelam, Güven Kıraç, Pamela Spence, Şevket Çoruh, Semaver Kumpanya Oyuncuları ve Dans Grubu
Yıl 2004. Türkiye’deki medya imparatoru Sefa Yurdakul (Şener Şen), kötülüğün tadını almış ve şeytanın (Şevket Çoruh) esiri olmuştur. Sefa’yı kötülükten vazgeçirmek için, bir kadın melek (Pamela Spence) ve bir erkek melek (Mirkelam) görevlendirilir.
Sefa, Yurdakul Medya Center’in sahibidir. Yaptığı düzenbazlıklar sayesinde ülkeye neredeyse hükmetmektedir. Şirkette çaycı olarak çalışan Sütiye (Özlem Tekin), belki de Sefa’ya en rahat ulaşıp laf söyleyen kişidir. Çünkü lafını hiçbir zaman esirgemez. Onun tek hayali, büyük bir yıldız olmaktır.
Melekler görevini yapmak üzere şirketin kadrosunda yer aramaktadır. Sefa, hiç tanımadan ve ne olduğunu anlamdan işe aldığı bu iki kişiden, kadın meleği dış haberler müdürü, erkek meleği de çaycının yardımcısı olarak görevlendirir. Erkek melek Sütiye’den etkilenip görevini aksatmaya ve yasak olan sihrini kullanmaya başlayınca, ortalık karışacaktır.
Mucizeler Komedisi, anlamlı ve eğlenceli bir müzikaldir. 1992 yılında Şener Şen, yine bu tarz bir müzikal komedi olan “Muhabbet 92”de Emel Sayın’la birlikte başrol paylaşmış ve şarkılar eşliğindeki harika oyunuyla gönülleri fethetmişti. Aynı üstün başarıyı yeniden gösteriyor.
Çaycı Sütiye rolü, Meltem Cumbul ve Özlem Tekin tarafından sahnede dönüşümlü olarak paylaşıldı. Satışa sunulan kayıtta ise Özlem Tekin yer alıyor. Bu arada “Issız Adam” ile çıkış yakalayan Melis Birkan’ın, dansçılar arasında yer aldığını ve sahnede “dizi sorumlusu Harika hanım” rolüyle oynadığını da ekleyelim.
Emre Türker
Yönetmen: Işıl Kasapoğlu
Süre: 147 Dakika
Oyuncular: Şener Şen, Özlem Tekin, Mirkelam, Güven Kıraç, Pamela Spence, Şevket Çoruh, Semaver Kumpanya Oyuncuları ve Dans Grubu
Yıl 2004. Türkiye’deki medya imparatoru Sefa Yurdakul (Şener Şen), kötülüğün tadını almış ve şeytanın (Şevket Çoruh) esiri olmuştur. Sefa’yı kötülükten vazgeçirmek için, bir kadın melek (Pamela Spence) ve bir erkek melek (Mirkelam) görevlendirilir.Sefa, Yurdakul Medya Center’in sahibidir. Yaptığı düzenbazlıklar sayesinde ülkeye neredeyse hükmetmektedir. Şirkette çaycı olarak çalışan Sütiye (Özlem Tekin), belki de Sefa’ya en rahat ulaşıp laf söyleyen kişidir. Çünkü lafını hiçbir zaman esirgemez. Onun tek hayali, büyük bir yıldız olmaktır.
Melekler görevini yapmak üzere şirketin kadrosunda yer aramaktadır. Sefa, hiç tanımadan ve ne olduğunu anlamdan işe aldığı bu iki kişiden, kadın meleği dış haberler müdürü, erkek meleği de çaycının yardımcısı olarak görevlendirir. Erkek melek Sütiye’den etkilenip görevini aksatmaya ve yasak olan sihrini kullanmaya başlayınca, ortalık karışacaktır.
Mucizeler Komedisi, anlamlı ve eğlenceli bir müzikaldir. 1992 yılında Şener Şen, yine bu tarz bir müzikal komedi olan “Muhabbet 92”de Emel Sayın’la birlikte başrol paylaşmış ve şarkılar eşliğindeki harika oyunuyla gönülleri fethetmişti. Aynı üstün başarıyı yeniden gösteriyor.
Çaycı Sütiye rolü, Meltem Cumbul ve Özlem Tekin tarafından sahnede dönüşümlü olarak paylaşıldı. Satışa sunulan kayıtta ise Özlem Tekin yer alıyor. Bu arada “Issız Adam” ile çıkış yakalayan Melis Birkan’ın, dansçılar arasında yer aldığını ve sahnede “dizi sorumlusu Harika hanım” rolüyle oynadığını da ekleyelim.
Emre Türker
Picture: mavimedya
01 Nisan 2009
Arkeoloji Müzesi
Sokaklarda dolanırken, defalarca yakınlarından geçtiğimiz tarihi zenginlikleri görmezden gelip, park ve bahçelerde keyif çatıyoruz. Bazen neler kaçırıyoruz, işte bunu çoğu zaman anlayamıyoruz.İstanbul’da, Topkapı Sarayı çıkışından Gülhane’ye doğru inen yokuşta, müthiş bir müze var. Müzeye giden bu yokuşun adı, kurucusu olan Osman Hamdi Bey Yokuşu’dur. Türkiye’nin en zengin müzelerinden biri olarak önemini koruyan Arkeoloji Müzesi, 1992 yılında Avrupa konseyi tarafından yılın müzesi seçilmiş.
Müzenin dış kapısından içeriye girildiğinde, muhteşem bahçesindeki arkeolojik kalıntılar, ziyaretçilerini karşılıyor. Müzenin içi, oldukça bakımlı ve göze hitap edilecek şekilde dizayn edilmiş. Heykeller arasında dolaşırken, geçmişe yolculuk yapabiliyorsunuz. Mumya, lahit ve tanrıça heykelleri, Anadolu Medeniyetlerine ait kalıntılar, insanı büyülüyor.
Ressam ve arkeolog Osman Hamdi Bey tarafından Müze-i Hümayun ismiyle 1891 yılında açılmış müze, 1900’lü yıllarda inşa edilen ek binalarla desteklenmiştir.
Not: Tarihi notlar, istanbul.gov.tr adresinden kaynakçadır.
Emre Türker
05 Aralık 2008
Nazım Hikmet Ran
Gençlik YıllarıNazım, Osmanlı İmparatorluğu döneminde, imparatorluğun batı sınırında bulunan Selanik’te doğdu. Asıl adı Mehmet Nazım’dır. Annesi Celile’nin soyu, kısmen Lehlere, kısmen Huguenot’lara dayanıyordu. Babası Karl Detroit, Hamburg’dan İstanbul’a giden gemilerin birinde biner. Sahile yaklaştığında yüzerek kıyıya ulaşır. Ulaştığı kıyılar, Osmanlı Hariciye Nazırı Ali Paşa’nın yalısının rıhtımıdır. Paşa onu himayesi altına alır, sonrasında Müslüman olan Karl, Mehmet Ali adının alıp Osmanlı ordusuna girer. İstanbul’da doğan Nazım’ın babası Hikmet Bey, soylu bir aileden geliyordu. Nazım Hikmet ismi, babası Hikmet ve dedesi Nazım isimlerinin birleşmesinden oluşmuştur. Ayrıca Nazım’ın, Samiye isminde bir de kız kardeşi bulunuyordu.
Kurtuluş savası yılları öncesinde, 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesi imzalanmış, bu anlaşma ile itilaf devletlerine, yurdun büyük bir bölümünü işgal hakkı tanınmıştı.O dönemlerde, Halide Edip gibi yurtsever direniş liderleri, mitingler düzenleyerek halkı işgale karşı uyarmaya çalışıyorlardı. Nazım Hikmet, arkadaşı Va-Nu olarak adlandırılan Vala Nurettin ile İstanbul’daki bu gösterilere katılıyordu.
1919 yılında, evliliği ile özgürlüğünün kısıtlandığını düşünen annesi ile babası Hikmet bey ayrılmışlardı. Nazım, ailesinin bu ayrılığını engellemek istemiş, ama başaramamıştı. Ayrıca annesi Celile hanımın, şair Yahya Kemal ile ilişkisi olduğu yönünde dedikodular yayılmıştı. Bir süre sonra Celile hanım resim çalışmaları için Fransa’ya gitmiş, babası Hikmet Bey de, kendisinden 24 yaş küçük Cavide hanım ile evlenmişti.
İstanbul işgal altına alınmaya başladığı dönemde, Nazım Hikmet coşkun bir vatan sevgisini yansıtan direniş şiirleri yazıyordu. 1920'nin son günlerinde yazdığı "Gençlik" adlı şiiri gençleri ülkenin kurtuluşu için savaşmaya çağırmaktaydı. 1 Ocak 1921'de ise Mustafa Kemal'e silah ve cephane kaçıran gizli bir örgütün yardımıyla dört şair, Faruk Nafiz Çamlıbel, Yusuf Ziya Ortaç, Nâzım Hikmet, Vâlâ Nureddin, Sirkeci'den kalkan Yeni Dünya vapuruna gizlice bindiler. İnebolu'ya varınca, Ankara'ya geçebilmek için beş altı gün, izin ve yol parası beklediler. Fakat, Ankara'dan sadece Nazım Hikmet ile Va-Nu adına izin çıkmıştı. Çünkü Faruk Nafız Jön Türkler hükümetinden bir ödül kazanmış, Yusuf Ziya’nın başyazarlığın yaptığı Alemdar dergisinde de, işgali destekleyen yazılar yazılmıştı. Nazım ile Va-Nu, kendilerini götürecek olan treni beklemeden yaklaşık beş kişilik bir grup ile Ankara’ya doğru yola çıkmış, maceralı bir yolculuk yaşamışlardı.
Ankara’da beklentilerinin tersine silah altına alınmamış, öğretmen olarak Bolu’nun bir kasabasında görevlendirilmişlerdi. Nazım Türkçe öğretmenliği yaparken, Va-Nu Fransızca öğretecekti. Görev yaptıkları yer, tutucu İslam kuralları uygulayan bir bölgeydi. Nazım ve Va-Nu, bu bölgede düşünceleri açısından zorluk çekmişlerdir. Çünkü kendileri oruç tutmuyor ve namaz kılmıyorlardı. Tutucu çevrelerin baskısına dayanamayıp Bolu'da Ağır Ceza Mahkemesi reis vekili Ziya Hilmi beyin de etkisiyle, Moskova’ya gitmeye karar verdiler. 1921’de Bolu’dan ayrılıp, önce Akçakoca’dan Zonguldak’a bir tekne ile geçtiler, ardından ellerinde kalan bir miktar para ile Zonguldak’tan Trabzon’a gitmek üzere bir Rus gemisine bindiler. 21 Eylül’de Trabzon’a varmışlardı. 30 Eylül 1921 tarihinde, vapur yolu ile Batum’a ulaştılar. Sovyetler Birliğine ayak bastıklarına, henüz 20’li yaşlardaydılar.
Batum’daki kapitalist toplum piramidini gösteren bir afiş, Nazım hikmetin ilgisini çekmişti. Piramidin tabanında işçi ve köylüler, onların omuzları üzerinde küçük burjuva orta sınıflar, ruhban sınıfı, aristokrasi ve kapitalistler yükseliyor, en üstte çar ve tanrı yer alıyordu. Nazım ile Va-Nu, coşkulu gösterilere katılıyor, devrimci şarkılar söylüyorlardı. Sovyetlerde yaşam mücadelesi için irili ufaklı işler yapmışlar, uzun tren yolculuklarında açlık ve sefaleti incelemişlerdi.
Nazım’ın kadınlara karşı bir zaafı vardı. Hatta Nazım için yakın çevresi tarafından “Kadınlara karşı o kadar nazikti ki, hiçbirini geri çeviremezdi.” gibi esprili cümleler söylenirdi. Rusya’da birlikte olduğu Nüzhet hanım sayesinde, eserlerinde basılmayan bazı dokümanlara, Nüzhet hanımın kendi defterine yazdığı kopyalardan ulaşılmıştır. Nüzhet hanım, Moskova’da Nazım ile evlenmiş, daha doğrusu Rusya’da bir kayıt bürosuna birlikte giderek evlendiklerini açıklamışlardı. Fakat yaklaşık 1 yıl içinde, Nüzhet hanımın aile baskıları nedeniyle kendisinden ayrılmıştır.
1924 yılında ülkeye geri dönen Nazım, dört yıl öncesinde farklı bir ülkeyle karşı karşıya kalmıştı. Mustafa Kemal’in ordusu büyük bir zafer kazanmış ve bu zafer, uluslar arası düzeyde Lozan Antlaşması ile birlikte adını duyurmuştu. 29 Ekim 1923’de Cumhuriyet ilan edilmiş, 3 Mart 1924’te ise halifelik kaldırılmıştı. 1923 yılında Ahmet takma adıyla Aydınlık dergisine yazılar gönderiyordu. Geri döndüğünde bir dönem yine Aydınlık’ta çalıştı. Takrir-i Sükun Kanunu uyarınca muhalefet gazetelerinin susturulmasını, 30 Mart 1925’te Komünist Parti üyesi Aydınlık yayıncılarının ve personelinin tutuklanması izledi. Polis baskını ile yayınlara el konuldu. Nazım, yakalanmamak için İzmir’e kaçtı ama, gıyabında 15 yıl hapis cezasına mahkum edildi. İzmir’de de izlendiğini anlayınca İstanbul üzerinde 1925’te Sovyetlere geri döndü.
Nazım, Moskova’ya döndükten sonra tiyatro çalışmalarına başladı ki, genç tiyatro yönetmeni Muhsin Ertuğrul da kendisine katılmıştı. Aydınlık dergisinin Ocak 1925 sayısında Nazım, Muhsin Ertuğrul’un çalışmalarını öven bir yazı yazmıştı. Nazım sayesinde Muhsin bey, Lunaçarski, Stanislavski, Meyerhold ve Tretyakov gibi önemli yönetmenlerle tanışmıştır. Muhsin Ertuğrul, Moskova’da birtakım çalışmalar yaptıktan sonra, 1927 şubatında Türkiye’ye dönmüş ve İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun başına getirilmiştir.
Nazım, Ekim 1926'da hakkında verilen hapis cezasının Cumhuriyet Bayramı nedeniyle çıkarılan af kapsamına girdiğini öğrenince, resmen yurda dönebilmek için pasaport isteğiyle hemen Türk Elçiliği'ne başvurdu. Fakat parti üyesi suçlamaları nedeniyle, geri dönüşü kolay olmamıştı. Memlekete geri dönmeden önce Azerbaycan’ın Bakü kentinde 1928 yılında “Güneşi İçenlerin Türküsü” adında kitabını basmış, babasına gönderdiği mektupta, Azerbaycan’da çok ünlü olduğun ve şiirlerinin övüldüğünden bahsetmiştir.
1928 Temmuz’unda ülkesine dönmek için gerekli izni alamayan Nazım, İsmail Bilen’le (Laz İsmail) birlikte vizesiz olarak sınırı geçmeye kalktılar. Hopa’ya vardıklarında, sahte kimlikle sınırı geçmek suçundan Hopa Cezaevinde hüküm giydiler. Yargılanmak üzere Rize Merkez cezaevine sevk edildiler. Mahkeme için 2 ay beklediler. Bu sürenin sonunda sahte kimlik suçundan üç gün ceza gördüler. Fakat hakkındaki suçlamalar devam ediyordu. Önce İstanbul’a, ardından Ankara’ya gönderildiler. 23 Aralık tarihine kadar yargılama devam etti. Sonuçta 1925’te yargılandığı suçlardan beraat etti. 1927’deki suçlamalarından 3 ay ceza alsa bile, daha fazlasını yattığı için serbest bırakıldı.
İstanbul’da Resimli Ay dergisinin yazar kadrosuna katıldı. Nazım’ın yardımları sayesinde, genç kuşak şair ve aydınlar, dergide yazılarını yayımladılar. Resimli Ay dergisinde, Zekeriya Sertel’in onayıyla, putları yıkıyoruz yazı dizisi yayımlanmaya başladı Bu yazıda, Abdülhak Hamid ve Halit Ziya gibi kişilere karşı eleştiriler bulunuyordu. Aynı zamanda Yakup Kadri ile de yazılar ile karşılıklı atışmalar gerçekleşti. Yakup Kadri, Kars’ta öğretmenlik yapmayıp Moskova’ya giden Nazım ve Va-Nu için sert eleştiriler yaparken, Nazım da Yakup Kadri’nin İsviçre’de geçirdiği günlerle ilgili karşı saldırıda bulunmuştu.
O dönemde Nazım; 835 Satır, Jokond ile Si-Ya-U , 1 yıl sonrasında Varan 3; 1+1=1 kitaplarını çıkardı. Nazım’ın kendi sesinden iki şiirinin Amerikan plak firması Columbia tarafından gramofon kaydının yapılması ile, ünü ülke sınırlarını iyice aştı.
Mustafa Kemal’in Dolmabahçe Sarayı’nda uzun tartışmalar ve toplantılar düzenlenirken, ortamı yumuşatmak adına çeşitli eğlenceler düzenlenir, bu gecelere o dönemin ünlü ismi şarkıcı Eftalya da katılırdı. Bir gün Mustafa Kemal, Nazım’ı geç bir vakitte, şiir okuması için saraya çağırmış, kapısında kendisini şiir okuması için almaya gelen adamlara Nazım, ”Oğlum, Paşa’ya benden selam söyleyin. Ben Deniz Kızı Eftalya değilim” yanıtını vererek daveti geri çevirmiş, Mustafa Kemal de bu davranışı “aferin, şair dediğin böyle olur” diyerek onaylamıştır.
1929 – 1933 yılları arasında Nazım Hikmet, en uzun özgürlük günlerini yaşamıştır. 1932'de “Benerci Kendini Niçin Öldürdü” adlı şiir kitabı, 1931-32 arası “Kafatası”, 1932-33 arası “Bir Ölü Evi” oyunu, Darülbedayi'de sahne aldı.
Nazım’ın Rus kızı olan Dr. Lena ile olan ilişkisi, Lena’nın Türkiye’ye gelebilme umudu tükenince sona ermişti. Kız kardeşi Samiye’nin arkadaşlarından kızıl saçlı Piraye ile ilişki kurdu. Piraye ileri görüşlü, resmi ve mesafeli biriydi. Ayrıca Piraye’nin ilk evliliği mutsuzlukla sonuçlanmış, bu evliliğin sunucunda iki çocuk dünyaya getirmişti. O dönemlerde, 1932 yılında “Gece Gelen Telgraf” isimli kitabı, 5 Mart 1933 yılında yasaklandı ve 15 gün sonra da tutuklandı ve 1 Haziran 1933 yılında Bursa Cezaevine gönderildi. Nazım’ın İsveçli Selma Lagerlöf’ün öyküsünden uyarladığı “Aysel, Bataklı Damın Kızı” adlı film senaryosunu hazırlamış, Muhsin Ertuğrul 1934 yazında Bursa yakınlarında bu filmi çekmişti. Ağustos 1934’de af ile özgürlüğe kavuşan Nazım, 31 Ocak 1935’te Piraye ile evlendi.
Aynı yıl, Taranta Babu'ya Mektuplar adlı şiir kitabını yayımladı. 1934 yılında gündelik yaşamı ele alan kısa belgeselleri, “İstanbul Senfonisi” ve “Bursa Senfonisi” ni yönetti. “Güneşe Doğru” adlı filmin senaryosunu yazdı.Yazdığı “Bir Ölü Evi” oyunu, 1932 yılında Muhsin Ertuğrul tarafından Darülbedayi Tiyatrosu’nda sergilendi. 1395’de “Unutulan Adam” ve “Bu Bir Rüyadır”, 1936'da “Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı” adlı şiir kitabı ve “Alman Faşizmi ve Irkçılığı” adlı çevirisi yayımlandı.
Soyadı kanunu çıkmasının ardından Nazım Hikmet, bir soyadı almakta isteksiz davranmıştı. Çünkü o dönemde çağdaş olduğu düşünülen kişiler, Kurtaran ve Başaran gibi isimler alıyordu. Nazım’ın, sürgün yıllarında yanından hiç ayrılmayan eşi Piraye hanım, şaka niyetine herhangi bir anlamı olmayan, bu iki kelimenin sözcük eki olan Ran kelimesini öneri olarak sundu. “Biz de kendimize ‘Ran’ diyelim” dedi. Böylece Nazım’ın resmi soyadı, Ran oldu.
Nazım gelirini arttırmak için kasım 1934’te “Akşam” ve sonrasında “Tan” gazetelerinde “Orhan Selim” takma adıyla yazılar yazdı. Aralık 1936’da tutuklanmasının ardından yazdığı 60 makale, dört ciltlik Nazım’ın önemli eserlerinden biri olmuştur.
Nazım’ın o dönemlerde edebiyat tutunu Cahit Uçuk ile birkaç ay süren kısa bir ilişkisi oldu. Piraye, Nazım’ın bu kaçamağını sezmiş, bir daha böyle ilişkiler olduğu takdirde evi terk edeceğini belirtmişti.
Nazım, gelirine katkıda bulunması açısında, Nişantaşı’nda bulundan İpek Film Stüdyoları’nda da çalıştı. 1937’de kısa tutukluluğun ardından Film stüdyosu yakınlarına taşındı. Çok geçmeden tekrar 1938’de tutuklandı. Şair, 1929-1938 arası birçok kez yargılanıp hapse girmiştir.
Harp Okulu ile İlgili Davalar
Nazım Hikmet’in her hareketi, o dönemlerde suç sayılabiliyordu. Örneğin 30 Aralık 1936 yılında, Film stüdyosundan çıkıp bir kahveye dinlenmek için uğradığında, şapkasını masaya bıraktı, gözleriyle etrafı süzdü ve elindeki gazeteyi şapkasının üstüne koydu. Üç sivil polis, yasadışı bir örgüte mesaj verdiği iddiası ile Nazım’ı tutukladı. Nazım Hikmet, bu olaydan dolayı 3 ay kadar cezaevinde yattı.
Kuleli Askeri Lisesi son sınıf öğrencileri, Ömer Deniz, Abdül Kadir, Orhan Alkaya, Necati Çelik ve Şadi Alkılıç, hasta sonu O. Alkaya’nın evinde toplanıp Nazım’ın şiirlerini okuyor, sol görüşlü kitapları inceliyorlardı. Görüşler nedeniyle çeşitli kez sol kesim dayak yese de, üslerine durumu açıklayamadıkları için olayların ardından sessiz kalıyorlardı. Ömer Deniz, Nazım’ı film stüdyolarında ziyarete gitti. Nazım’a, kendisi ve arkadaşlarının onu çok sevdiğini, eserlerini takip ettiğini söylese de, Nazım bu olayda ajanlık olabileceği düşüncesi ile öğrenciyi başından savıp, emniyet şubesini telefonla aradı ve, "Yapmayın, ben ekmek parası için çalışıyorum, benim peşimi bırakın lütfen!" gibi sözler etti. Bundan iki ay kadar sonra, Ömer Deniz tekrar Nazım’ı ziyarete gitti. Bu sefer onun evine, Nazım’dan erken gitmiş ve misafir olarak beklemişti. Nazım Hikmet eve geldiğinde, Ömer Deniz’i görünce hiddetlendi. Ömer Deniz, aklına takılan sorular konusunda yardım istediğini belirtse de, Nazım ona Anayasadaki altı maddeyi incelemesini söyleyip, “adresini polisten mi aldın? Çek git evimden” diyerek kovdu. Ömer Deniz, olayı arkadaşlarına anlatmış, aralarından bir muhbir ise durumu üstlerine bildirmişti. Bunun üzerine öğrenciler tutuklandı. 17 Ocak 1938 yılında kuzeni Celalettin Ezine’ye uğradığında, neden olduğunu bilmediği bir konuda, polis tarafından tutuklandı. Bu nedenle kısa sürede bırakılacağını düşünüyordu. Fakat Nazım, Ankara Askeri Cezaevine sevk edilmiş ve orada öğrencilerle bağlantısı konusunda uzun süre sorgulanmıştı.
Ankara Harp Okulu’ndaki bir mahkemede görülen davada, Nazım Hikmet ile birlikte 20 Harp Okulu, 2 Lise, 1 Hukuk Fakültesi öğrencisi ve 4 işçi bulunuyordu. Sorgulama sırasında bıyığıyla oynayan Nazım’ı, mahkemeye saygısızlık ettiği gerekçesi ile bir subay uyarmıştı. Aynı subayın elinde tespih salladığını gören Nazım, Laik ülkede bunun daha büyük saygısızlık olduğu cevabını vermişti. Dava sonuçlandığında, Nazım 94. maddeden 15 yıl, Ömer Deniz 7.5 yıl, 4 sanık 14-11yıl arası ki yaşı 21’in altında olanların cezası 5-6 yıla inmişti, geriye kalan sanıklar ise beraat etmişti.
Eşi Piraye gerek yazdığı mektuplar, gerekse irili ufaklı ziyaretler ile, Nazım’ı hapishanede bile elinden geldiği kadar yalnız bırakmamış, “101 seneye mahkum olsan bile, ben gene senin arkandayım, bunu böyle bil” sözleri ile ona sadık kalacağını belirtmişti. 28 Mayıs günü Nazım temyiz kararı beklerken, Orhan Aklaya, Necati Çelik ve A. Kadir hakkında davaların yeniden görülmesi karara bağlanmış, Ömer Deniz ve Nazım Hikmet hakkında yapılan başvurular reddedilmişti.
Nazım’ın İstanbul’a naklinden kısa bir süre sonra, kendisi motorla Yavuz adlı gemiye götürüldü. Oradan da barınma şartları daha ağır gemi olan Erkin’e nakledildi. Donanma davası 10 Ağustosta Erkin gemisinin mahkeme salonunda başladı ve dokuz gün sürdü. Nazım Hikmet, Kemal Tahir gibi isimlerden başka 30 kişi daha vardı. Nazım Hikmet, 29 Ağustos 1938'de, askeri isyana teşvik etmekten, 20 yıl ağır hapse mahkûm oldu. Genel toplamda 35 yılı bulan ceza, çeşitli gerekçelerle 28 yıl 4 aya indirilmişti. 15 yıl cezaya çarptırılmış Kemal Tahir ile birlikte, 31 Aralık 1938’de, Sultanahmet Cezaevi’ne nakledildiler. İkinci Dünya Savaşı’nı takiben 1940 yılı başlarında Milli Korunma Kanunu yürürlüğe girince, af umudu azaldı. 1940 şubatında Çankırı Cezaevi'ne, aynı yılın sonunda ise Bursa Cezaevi'ne gönderildi. Hapishane yılları sırasında çeşitli yazı ve çevirilerle, ailesine para konusunda destek olmaya çalışmıştır.
Bursa Cezaevi’nde Geçen Yıllar
Almanlar tarafından uçağa benzer biçimde inşa edilen Bursa Cezaevinde, 1938 yılında orduda komünizm propagandası yapmak suçundan tutuklanan, asıl adı Raşit Kemal Öğütçü olan Orhan Kemal de bulunuyordu. 16 yaşında Nazım’ın şiirlerini bulundurmak ve propaganda yapmak suçundan 5 yıl ağır cezaya çarptırılmıştı. Nazım Hikmet ve Orhan Kemal oda arkadaşı olmuş ve iyi anlaşıyorlardı. Nazım, Bursa cezaevinde birçok kişiye de ders vermiş, elinden geldiği kadar onları eğitmeye ve kendilerini geliştirme konusunda yardım etmeye çalışmıştır. Bursa cezaevine sağlık nedenleri ile gelen Nazım, düzenli aralıklarla kaplıcalara gidiyor, bu sırada Piraye ile görüşme fırsatını elde ediyordu. Fakat Nazım’ın para yönünden sıkıntı çekmesi, Piraye’nin Bursa’ya gel-git’lerini kısıtlamıştır. Nazım, cezaevinde geçen yılları ile ilgili Kemal Tahir ile uzun süre yazışmış, daha sonradan bu yazışmalar “Kemal Tahir’e Mapushaneden Mektuplar” olarak kitaplaştırılmıştır.
Siyasi mahkumlar, azılı katillerle beraber kalıyorlardı. Nazım ömür boyu hapse mahkum olan iki kişi tarafından suikastten önceden haber alması sayesinde kurtulmuştur. Zor koşullar ve kapalı ortam, Nazım’ın sağlığını gittikçe bozmaya, 1933’ten beri çektiği siyatik ve 1943 yılında sağ omzunda başlayan romatizma hastalığının artmasına neden oluyordu. Volta atarak şiir yazmayı seven Nazım’ın rahatsızlıkları, onun yazı yazmasını da derinden etkilemekteydi.
Nazım Hikmet, kendi adına herhangi bir eseri yayınlatmakta zorluk çektiği için, kendisine çevirme işi olarak Tolstoy’un Savaş ve Barış adlı romanı verildiğinde, çeviren kişi olarak ortak çalıştığı Komünist Parti lideri Zeki Baştımar’ın ismi yazılmasına razı olmuş ve ücreti paylaşmıştır. Bu çeviri, çeşitli güçlükler içerisinde 1943 yılında tamamlanmıştır. Daha sonra ekonomik zorluklar nedeniyle La Fontanie’nin masallarını, nazım biçimde çevirme işini çok az bir ücret karşılığında yapmak zorunda kalmıştır. Bu işler geçinmesi için yetmeyince, Orhan Kemal’in de desteği ile bir dokuma tezgahı almış, kooperatife üye olarak para kazanmaya çalışmışlardır.
Eşi Piraye’nin Bursa’ya ziyaretleri, maddi sıkıntı ve zorluklar nedeniyle iyice azalmıştır. Nazım, aralarında gittikçe uzaklaşmalar boy gösteren ilişkisi için tutkulu bir aşkın azaldığını belirtmiş ve tutkulu bir aşkın özlemini çektiğini 1946’da Kemal Tahir’e yazdığı mektupta belirtmiştir.
1948 yıllarında, Nazım’ın dostları ile yazışmalarında adı geçen, kendisine 18 yaşından beri hayran olan Münevver Andaç’tan mektuplar almaya başlamıştı. Çok zaman geçmeden aralarında bir ilişki başladı. Münevver Andaç’ın eşi Nurullah Berk, Nazım’ı ziyaret ederek bu ilişki hakkında görüşmek istemişti. Görüşmenin ardından Nurullah Berk, Münevver kendisini terk ettiği zaman kızını ona göstermeyeceğini söylemişti. Bu arada Nazım, Piraye’ye olanı biteni anlatıp ayrılmak istediğini belirten mektup yazmıştı. Daha sonraları Münevver hanımın Nazım’la bir ilişkiye cesaret edememesi, Nazım’ı pişmanlığa sürüklemişti. Piraye’ye, pişmanlık dolu hata mektupları yazsa da, Piraye hiçbir zaman gerçek anlamda Nazım’a dönmedi. 20 Şubat 1950 tarihine ise, Münevver, evlilik düşünceleri içinde Nazım’ı tekrar ziyaret etti.
1949 yıllarında Nazım serbest bırakılması için kampanya başlatılmış, bu da Nazım’ın moralini iyice yükselmişti. Bu kampanyayı Demokrat partiye mensup gazeteci Ahmet Emin Yalman başlatmıştı. Gazetece bir yazı dizisi oluşturmuş, Nazım’ın hem haksız yere uzun yıllar tutuklu kalmasını, hem de sırf bu yüzden dünyada tanınmaya başlamış bir adam nedeniyle yurt dışındaki çeşitli ülkelerde başlamış olan protestoları dile getiriyordu. Bu arada Nazım, kendisine yapılan merhamet dolu sözlerden rahatsızlık duymakta, haksızlığı nedeniyle adalet aradığını dile getirmekteydi. Demokrat Parti üyesi, Vatan Gazetesi yazarı ve Fransa’da kriminoloji okumuş olan avukat Mehmet Ali Sebük, Nazım’ın savunmasını yapmak üzere yerini almıştı. Yazdığı yazılar ses getirmiş, Askeri mahkemelerde yapılan çeşitli haksızlıkları dile getirmiş, fakat gerçek anlamda bir yanıt alamamışlardı. Bu savunmalarda, donanma davalarının tümü dile getiriliyordu. Herhangi bir ispat olmaksızın suçlamaların ne denli haksız olduğu söyleniyordu. Nazım’ın bir “adli hata” olarak cezaevinde olduğu görüşü ağırlık kazanmıştı.
Birleşmiş Milletler Örgütü'nün danışma organlarından Uluslararası Hukukçular Derneği’nin 1950'de Nâzım’ın serbest bırakılması için TBMM başkanı, milli savunma ve adalet bakanlarına gönderilen mektuplar da sonuç vermemişti. Hiçbir sonuç alınamayınca Nazım Hikmet, açlık grevi kararı aldı ve 8 Nisan 1950'de açlık grevine başladı. Bu karar Vatan’da avukat Mehmet bey tarafından duyuruldu. Hükümetin yeniden inceleme düşünceleri ve sağlık nedeniyle Üsküdar Cezaevi’ne sevk edilmesi, açlık grevinin ertelenmesine neden oldu. Hastane raporları, Cumhuriyet savcılığı cezaevi doktoru ve Adalet Bakanlığı’ndan bir sonuç çıkmayınca, 2 Mayıs 1950’de tekrar açlık grevine başladı. Şair Nazım, bol sigara ve su harici bir şey almıyor, ölünceye kadar grevine devam edeceğini söylüyordu. 12 günde 8 kilo kaybetmiş ve durumu ciddileşmişti.
Yurt dışında, New York’ta Nazım’ın bırakılması konusunda gösteriler düzenlendi. Nazım’a destek verenler arasında Albert Camus, Sartre, Simone de Beauvoir, Picasso gibi Fransız aydınlar da vardı. Kendilerine garipçiler olarak tanıttıkları Orhan Veli, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rıfat gibi Tük şairleri de açlık grevine başladı. Protestolara destek veren telgraf ve mektuplar yağıyor, binlerce imza toplanıyordu.
Bunun haricinde Nazım’ı vatan haini kabul edenlerin sayısı da hiç azımsanmayacak kadar çoktu. Hatta Nazım ile ilgili mecliste geçen bir tartışmadan kendisine “kızıl kuduz” gibi tabirler bile kullanılmıştı.
Son olarak 14 Temmuz’da uzlaşma kararı alınmış, bu kararda kendisinin tam olarak affedildiği bile söylenmeyip sadece cezasında üçte ikilik indirime gidildiği belirtilmişti. Sonuç olarak devlete karşı ve komünizm suçundan hüküm giymiş 110 kişi ile beraber 15 Temmuz 1950’de serbest bırakıldı.
Serbest Bırakıldıktan Sonra
Nazım, hapishane sonrasında bir ev tutmak istedi ama kirayı ödemeye durumu yetmeyince, Cevizlik’te annesinin yanına yerleşti. Hatta öyle ki, avukatı Mehmet Ali Sebük’e de, avukatlık masraflarını söz verdiği halde bir türlü ödeyememişti. Yanında Münevver Andaç da vardı. İpek Film Stüdyolarında, müdür İhsan İpekçi tarafından kendisine iş verilerek yardımcı olundu. Stüdyodan kazandığı para ile Kadıköy’de bodrum katında bir ev tuttu. 23 Mart’da eşi Piraye ile resmi olarak boşandı. 26 Mart 1951 yılında Münevver’den bir oğlu oldu. Adını Memed koymuşlardı.
Nazım Hikmet’e, 22 Kasım 1950 tarihinde Varşova’daki 2. Dünya Barış Kongresinde, Palo Picasso, Paul Robeson, Wanda Jakubowska ve Pablo Neruda ile birlikte barış ödülü verildi. Nazım ülke dışına çıkamadığından, ödülü temsili olarak Pablo Neruda aldı. Bu Nazım Hikmet’in ne derece yurt dışında duyulduğunun bir göstergesidir.
1950 yılında yurtdışına pasaport almak istediğinde, Nazım Hikmet 49 yaşında olmasına rağmen, askere çağrıldı. Kadıköy Askerlik Şubesi’ne giderek, daha önce Bahriye mektebi’ne gittiğini, 1920 yılında sağlık nedeniyle çürük raporu alarak okuldan ayrıldığını belirtmiş, son olarak Bursa Cezaevinden alınan askerlik yapamaz belgesini de şubeye teslim etmişti. Birkaç hafta içinde sağlık kontrolü için şubeye çağrılmış, sadece yüzüstü bir muayene ile askerliğe elverişli olduğu belirtilmişti. Nazım Hikmet, bu duruma isyan edince, isteği üzerine Haydarpaşa Hastanesi’ne gönderildi. Fakat orada da sonuç değişmedi. Nazım Hikmet, işlerini halletmek için bir müddet izin aldı.
Yurtdışına kaçış için çeşitli planlar yaparken, kayınbiraderi Refik Erduran yardımına geldi. Erduran, Nazım’ın hapishane yıllarında da, onu Uçakla kaçırma gibi çeşitli planlar yapmıştı. Nazım’ın hapishaneden çıkmasından sonra, bir müddet ailece görüştüler. 1951 yılında Nazım’ın askerlik daveti geldiği sıralarda, Erduran askerliğini yapıyordu. Nazım’a, tekne ile Bulgaristan’a kaçma fikrini sundu. Boğazda ve Bulgaristan’da yapılan çeşitli kontrolleri araştırdı. Hatta güvenliğin o dönemlerde 30 mil üzerinde hız yapan botları olmadığını bile öğrendi. Erduran evci iznine çıktığı Pazar günü, kaçış hazırlıkları işine girişti. Nazım Hikmet de, zor yolculuk için sağlık kontrolünden geçmişti. 17 Haziran günü, Erduran bir sürat teknesi ayarlayarak Nazım’la sabahın erken saatlerinde gizlice Tarabya sahilinde buluştu. Poyrazköy yakınlarına geldiklerinde, ufukta bir Romen gemisi gördüler. Plehanov isimli bu gemiye yaklaştıklarında, Nazım hem Rusça, hem de Fransızca olarak kendini tanıtmaya çalıştı. Uzun uğraşlar sonunda, gemi Nazım’ı almak için merdiven dayadı. Nazım, Erduran’a da gelmesini önerdiyse de, Erduran bu teklifi reddetti.
17 Haziran’da askerlik işini düzeltmek için Ankara’ya gideceğini belirterek evden ayrılan Nazım’ın Romanya’ya kaçış haberi, 20 Haziran’da Bükreş Radyosunda söylendi. 21 Haziran’da Cumhuriyet Gazetesi halka Nazım’ın kaçış haberini duyurdu. Münevver, Nazım’ın kaçışının bir hafta önce Salı günü gerçekleştiğini belirterek Erduran’ı korumaya çalışmıştı. Bu sır, Erduran’ın hatıralarını yayınlaması süresince tam 25 yıl korunmuştu.
Hapishaneden çıkması için uğraş veren Vatan gazetesi sahibi Ahmet Emin Yalman, Nazım’ın kaçışı ile zor durumda kalınca, onun bir vatan haini olduğunu savunmaya başladı. 15 Ağustos 1951 yılında, verdikleri kararın nedenini Resmi Gazetede açıkladıktan sonra Bakanlar Kurulu, 25 Temmuz 1951’de Nazım’ı vatandaşlıktan çıkarıldı. Avukatı Mehmet Ali Sebük, pasaportsuz ülke dışına çıkmanın ufak para cezası gerektirdiğini savunmuştu. Bunun yanında, Sebilürreşad isimli dergi de, Nazım ve arkadaşlarının vatan hainliği hakkında çeşitli yazılar ve karikatürler yayınlamıştı. Nazım’ın geride bıraktığı Münevver ve oğlu Mehmet, 10 yıl boyunca polis kontrolünde tutulmuş ve yurtdışına çıkışlarına izin verilmemişti.
Romanya Bükreş’te 11 gün kalan Nazım, 29 Haziran 1951’de büyük bir coşkulu karşılama eşliğinde Moskova’ya vardı. Ama Moskova, eski yıllarda olduğu gibi serbest değildi. 1920’li yıllardaki yazar dostlarından hiçbirinden haber alamamıştı. Stalin için tapınırcasına yapılan sevgi gösterilerini eleştirdi. Ayrıca Rusça’ya çevrilen eserlerinde de birçok anlam hataları bulunması, Nazım Hikmet’in canını sıkmıştı. Fakat en iyi yanı, yazıları sayesinde iyi kazanıyor olmasıydı. Bu Türkiye’de düşünülemezdi.
İlk resmi ziyareti, 1951 yılında Fadeyev ile Berlin Gençlik Festivaline yaptı. Eski dostu Sabiha Sertel’in kızıyla buluşup memleket hakkında bilgi aldı. Yine aynı yıl Bulgaristan’a geçti. Oradaki yönetim dolayısıyla Türkiye’ye dönmeye kalkan halkı, kalıp mücadeleye davet etti. Orada, sürgündeki yazar Fahri Erdinç ve Bursa Cezaevinden Bethoven Hasan ile karşılaştı.
Soğuk savaşın artması nedeniyle, Kominist ve Paris’teki barış yanlıları 1. Dünya Barış Savunucuları Kongresi toplandı. Nazım, Bulgaristan ziyareti sonrasında, Fadeyev ile 1-6 Kasım tarihinde Viyana’daki Dünya Barış Konferansı’na katıldı. En önemli buluşması Jokond ile Sİ-Ya-U’da ölümsüzleştirdiği, Çinli devrimci Emi Siao ile oldu. Oysa ki Çan Kay-şek’in ordusuna yapılan mücadelede öldüğü düşünülüyordu.
22-29 Haziran 1955 yıllarına Helsinki Dünya Barış Kongresine katıldı. Konferans sonunda yönetim kuruluna seçildi. Nazım’ın şarkıları, Paul Roberson ve Pete Seeger tarafından söylendi. Seeger’in söylediği “Kapıları Çalan Benim”, 1960’lı yıllarda Columbia tarafından plak kayıtlarına geçirilmiştir.
Nazım’ın Nükleer silahlanmaya karşı, Japon Balıkçısı, Bulutlar Adam Öldürmesin ve Umut gibi şiirleri bulunmaktadır. 1959 yılında Barış Konseyi için Stockholm’e gitmiştir. Stalin’in ölümünden sonra ona yazdığı şiirde, Stalin’in adı geçmemektedir. Çünkü Nazım, kşilerin tapılacak kadar büyütülmesini doğru bulmuyordu.
Stalin, başta olduğu dönemlerde, Azerbeycan, Kazakistan, Türkmenistan gibi Türk asıllı halkın büyük çoğunluğunu Sibirya’ya sürmüştür. Nazım’ın desteklediği partinin bu şekilde yaptığı işler, biraz kafaları karıştırmıştı.
Mayakovski’den etkilenmiş olan Nazım, “İvan İvanoviç Var Mıydı Yok Muydu? İsimli üç perdelik oyun yazdı ve bu oyun Politik Tiyatro’da sahnelendi. En başarılı oyunlarından biri de, 1948’de hapishanede yazdığı Ferhad ile Şirin’in öyküsünden alıntılar yapılmış olan, Bir Aşk Masalı’dır. 1953’te Moskova Dram Tiyatrosu’nda bu oyun sahnelenmiştir. Ayrıca Yusuf Peygamber’in hayatından uyarladığı “Yusuf ile Menofis”, 1956’da oynamıştır. Bu oyunda Nazım, din düşüncesinin gerçek yaşamdan çıkarılması ile ilgili düşüncelerini dile getirmiştir. “Prag Saatleri” adlı oyunu, Macar arşivlerine göre 1960’da Romen Devlet Yahudi Tiyatrosunda oynamıştır.
1958 Yılında Macaristan’ın Leipzig kentinde, “Bizim Radyo” adında Türkçe yayın yapan bir radyo kuruldu. Bu radyoda şiirlerini okumuş ve yönetimdeki Menderes’e karşı propagandalarda bulunmuştur.
Gönül Söz Dinlemiyor!
Nazım, uzun yıllar aile ve hayattan çok fazla ayrılıklar yaşamasından mı, yoksa hayranlık duyduğu annesinin bir başkasıyla ilişki kurmasından mı bilinmez, aşk konusunda hiçbir zaman gerçek istikrarı yakalayamamıştır. Nazım’ın beraber olmak istediği kadınlar, genelde evli kadınlardı. Aşık olduğu kadının iç dünyasına aldırmadan, eski hayatından çekip kendi hayatına empoze etmeye çalışmıştı. Bir bakıma, kesinlikle yalnız kalmak istemiyordu. Bir ara Münevver’in kendisine yakınlık duymaması nedeniyle, Piraye’ye yaptığı “beni affet” veya “geriye dön” gibi çırpınmalar, yazarın bu konudaki zayıflığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu da demek oluyor ki, mavi gözlü dev komünist, aşta aciz ve başarısız bir insandan ileri gidememiştir.
Münevver’e duyulan özlem, yokluğunun verdiği boşluğu doldurmaya yetmediği için, kendisine sağlık konusunda danışmalık yapan genç doktor Galina Grigoryevna Kolesnikova’la ilişki yaşamaya başlamıştı. Doktor Galina, Nazım’ın Münevver ile olan ilişkisini biliyordu. 1956 yılında Nazım ile Polonya’ya gitti. Galina ile yaklaşık sekiz yıl kadar birlikte yaşamıştı.
1955 yıllarında Soyuz Multifilm Enstitüsü'nden, Arnavut efsanesini anlatan bir çizgi film yapmaya kara verdi. Bazı kıyafetler konusunda Nazım’a danıştılar. Enstitü yöneticisi Valentina Brumberg, yardımcısı Vera Tulyakova ile gelmişti. Nazım Vera’dan aşırı etkilenmişti. Vera, Nazım’dan 30 yaş genç ve evliler kervanında yer alıyordu. Nazım’ın duyduğu hisler, Vera’nın evli olmasından etkilenmemiş, belki de daha bile perçinlemişti. Yaz ayında Peredelkino’da bulunan yazlığına, çalışma bahanesi ile sürekli Vera’yı davet ediyordu. Vera, ilk başlarda Nazım’ın yaklaşmasına izin vermemişti. 1957 yıllarına kadar dokuz ay ayrı kaldılar. Buluştuklarında Vera, evli ve çocuklu olduğunu söylemişti. 1957-1958 yılları arasında Nazım, Bakü, Varşova ve Paris’te bulunmuş, bu süreler içinde Vera ile ayrı kalmıştı. Geri döndüğünde yine çeşitli çalışmalar için bir araya gelmişlerdi. Nazım’ın sürekli ilgisi nedeniyle Vera, uzaklaşmak amaçlı Karadeniz’e gitmiş, fakat Nazım onu izlemişti. Sürekli bu kovalamaca, Nazım’ı yormuş ve hastalanmasına sebep olmuştu. En sonunda Vera’yı ikna eden Nazım, yazlığı dahil, limuzin, kitap ve birçok kıymetli eşyayı bırakarak, Gallina’yı terk etti. 1960 yıllarda Vera kocasını terk etti. Bu ilişkilerden Münevver’in haberi yoktu. Münevver, hala büyük aşk yaşadığı Nazım’a kavuşmak için sabırsızlıkla bekliyordu. 18 Kasım 1960 yılında, Nazım ile Vera, sessiz sedasız evlendi. 1961 yılında Paris’e Vera ile gitmiş ve 40 gün kaldıktan sonra, yalnız olarak Küba’ya gitti.
Havana’ya gitmeden İtalya Barış Konseyi üyesi Joyce Salvadori Lussu ile görüşmüştü. Joyce, Nazım’ın tüm şiirlerini Münevver için yazdığını düşünüyordu. Bu durumdan çok etkilendiği için, zorlu ve tehlikeli bir kavuşturma harekatına girişti. 1961 Temmuz ayında Joyce ve Giullini isimli işadamıyla birlikte Ayvalık’a ulaştı. Sonra Joyce, İstanbul’a gidip Münevver’e ulaştı. Sonradan polisi atlatıp tekne ile Yunan adalarına kaçtılar. Ağustos ayı başında Münevver Andaç, çocukları Renan ve Mehmet ile Polonya’ya ulaştılar. Nazım kendilerini karşılamaya gelmemişti. Ayrıca Münevver, Nazım’ın evlendiğini de öğrendi. Buluşmaları soğuk bir havada geçti. Hatta kısa süre içinde, Nazım kendi işlerine geri bile döndü. Münevver, çocukları ile Varşova’da kaldı. Münevver Andaç, Polonya’da bulunana Doğu Dilleri Fakültesi'nde eğitim görevlisi olarak çalıştı.
1962 yılında Sovyet pasaportu aldı. Sağlık sorunları olmasına rağmen, çeşitli toplantılara katılmaya devam etti. Bir ara Vera ile araları açıldı. Bu kısa dönemde Azeri şarkıcı Adele Guseynov ile ilişki kurdu. 1962 Kasım’ında, Vera ile beraber, aralarını düzeltmek amaçlı İtalya’ya gittiler. ağabeydin Dino’yu ziyaret ettiler ve Nazım Picasso ile tanıştı.
Şubat 1963 yılında, Afrikalı ve Asyalı yazarların buluştuğu bir toplantı için Tanzanya(Tanganika)’da bulundu. Hayatının son dönemlerinde, aşk şiirleri ağırlıktadır. 1958 yılında projesine başladığı “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” adlı otobiyografik romanı, Münevver’in çevirisi ile 1964 yılında Fransa’da “Les Romantiques” başlığı altında yayınlandı. Bundan iki yıl sonra kitap Türkiye’de basıldı.
Nisan sonuna doğru, ölüm hazırlıkları yapmaya başlayan Nazım, “Cenaze Merasimim” isimli şiiri yazdı. 3 Haziran sabahı, postasını almak için kapıya gittiğinde, yatağa geri dönmez. Bunun üzerine Vera, kapı önünde Nazım’ı yığılmış görür. Ceketinin cebinde, Vera’nın resmi ve resmin arkasında ona yazdığı sekiz dizelik bir şiir çıkar. Şiir Geldim/Kaldım/Güldüm/Öldüm dörtlüğü ile son bulur.
Cenazesinde, hayatından geçen kadınlardan Vera, Galina, Münevver ve oğlu Mehmet hazır bulundu. 5 Haziran 1963 yılında Yazarlar Birliği'nin düzenlediği bir törenle Novodeviçiy Manastırı’nın dışındaki mezarlığı'na gömüldü.
Nazım Hikmet, yazıları ve yaşamıyla Türkiye ve dünyada ses getiren, tartışmaları uzun süre devam eden ve etmekte olan, en önemli şairlerimizden biri olmuştur.
Emre Türker
Kaynakça: ROMANTİK KOMİNİST Nazım Hikmet’in Yaşamı ve Eseri
Yazar: Saime Göksu / Edward Timms (Doğan Kitap)
picture: deviantartYazar: Saime Göksu / Edward Timms (Doğan Kitap)
04 Aralık 2008
Vincent Van Gogh
Bir papazın oğlu olarak 30 Mart 1853 yılında Hollanda’nın güneyinde bir taşrada, Zundert’te dünyaya geldi. Kendisinden önce bir kardeşi dünyaya gelmiş, ancak fazla yaşamamıştır. Babası Theodorus ile annesi Anna Cornelia için Van Gogh bir zafer olmuştur. Bu yüzden ismine, Türkçe’de zafer anlamına gelen Vincent koymuşlar. Yalnızlığı tüm benliğinde hisseden Vincent Van Gogh’un hayatı konusunda en fazla bilgiye, kendisindeki sanat ışığını fark edip, maddi ve manevi yönden destek olan kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplardan ulaşılmıştır.Van Gogh, ilk yalnızlık duygusuna, annesi tarafından dışlanmasıyla kapılmıştı. İlk çocuğunu kaybeden annesi, Vincent’i Tanrının ölen çocuğunu unutmak için gönderdiğine inanmış, fakat bununla hiç avunmamıştı. Van Gogh, kederli ve yas tutan annesinin resimlerini çizdi. Anna Cornelia, oğluna hep soğuk ve mesafeli davranmıştı. Ayrıca oğlunun 150 tablosunu birkaç pfennig karşılığında satmış, 90 tanesini de çöpe atmıştı. Ressam, anne-oğul ilişkilerini tablolarına yansıtırken, hiçbir zaman samimi ifadelere yer vermemiş, hep bir mesafeye özen göstermiştir. Van Gogh, kardeşine yazdığı mektuplarda, annesine hiç yer vermemiştir.
Değişken ve sıkıntılı geçen çocukluk yıllarının ardından, resme olan ağırlığı, çeşitli hayat deneyimlerinin ardından başlamıştır. Van Gogh, bir resim galerisinde satıcı olarak hayata atılmıştır. Koyu bir Protestan olan babasının izinden gitme isteği, onu bir din adamı olma tutkusuna itmiştir. Papaz okuluna kaydı yapılmış ve okul sonunda Belçika’ya vaiz olarak gönderilmiştir. Orada din adına insanlara her türlü yardımı yapmaya hazır birisi olarak kendini adamıştır. Vaizlik görevine, “Irgatlar, acıklı yaşamınızda çektikleriniz ağırdır. Tanrı sizi kutsayacaktır” sözleri yeterli bulunmadığı için 1879 yıllında son verilmiş, bunun sonrasında kardeşine bir mektup yazarak "Batma dünyanın çamuruna, ışığı ve özgürlüğü ara." sözlerini iletmiştir. Çamura batmadan özgürlüğü bulamayacağını hissetmiş ve çamura bulanarak resme atılmıştır. Brüksel’de, Londra’da, Paris’te bulunan Goupil Galerilerinde yüzlerce resim yapmış, fakat hiçbir eleştirmen tarafından eserler kayda değer bulunmamış, 1876 yılında işinden kovulmuştur. Gösteriş bakımından hiçbir çalışması olmadığı ve tamamen dürüst biri olarak çalışma hayranlığı, onu popülerliğe ulaştıramama konusundaki en büyük engellerden biri olmuştur.
Belçika'nın madencilik bölgesi Borinage'da yaşadığı zamanlar ve içine düştüğü sefalet gibi sebeplerden ötürü, din ve Tanrı inancını yitirmiştir. Çoğu kez, açlık ile sanat arasında kalan sanatçı, açlığı tercih ederek sanata eğilim göstermiş ve gelecek kaygıları içerisinde bunalıma düşmüştür. Kardeşi Theo’ya yazdığı mektupların birinde, içindeki sefaleti tüm açıklığıyla kaleme dökmüştür. Mektupta şöyle yazıyordu: " Böyle devam ederse hedefime varamayacağım. Bu kadar uzun zaman aç kalmasaydım bünyem daha kuvvetli olurdu. Fakat her seferinde daha az çalışmak ya da aç kalmak şıklarından birini seçmem gerektiğinde ben hep aç kalmayı tercih ettim. Bir insan buna nasıl dayanabilir? Açlığın etkisini resimlerimde öylesine görebiliyorum ki geleceğim için kaygılanıyorum". Başarısızlıklardan hiçbir zaman yakasını kurtaramamış, buna rağmen kendisine inanan kardeşi Theo, her konuda Van Gogh’a yardım etmiştir.
Van Gogh’un sanata yönelmesi 1880’li yıllarda başlar. O yıllarda desen çalışmaları yaptı. Millet’in yapıtlarını inceledi, manzara ve köy resimleri yaptı. 1882’de kuzeni ressam Anton Mauve’un sözlerini dikkate alarak yağlıboya resimler yapmaya başladı. Öncelikle Hollanda gerçekçiliğine bağlı kaldı.1885 yılı sonundan 1886 yılı sonuna kadar Anvers’te kaldı. Renk öğelerine büyük ilgi duyarak, Japon estamp sanatını, 1886 ile 1888 yılları arasında izlenimcileri ve yeniizlenimcileri keşfetti. Daha sonra çizgileri yumuşadı, çeşitli renkler kullanıp, teknik deneylere başladı. Van Gogh’un çalışmalarında en çarpıcı örnekleri, Fransa’nın güneyinde, yalnızlığı, bunalımları, iç sıkıntıları ve gerilimi yansıtan tablolarda görülmektedir. Paris’teki çalışmalarında, insan, nesne, mekan gibi kavramları renklerle belirgin bir hale getirmiş, parlak boyayı kalın tabakalar halinde sürerek çizgisel fırça darbeleri kullanmıştır. Bunu, sonralarda şiddet belirtisi olarak düşündüğü için olsa gerek, bu tekniğin resimde devrim olacağının hiçbir zaman anlayamamıştır.
Ünlü ressam, tablolarını yaparken, resmettiği konuların içinde bulunduğu durumu ve o anki hallerini değil, kendisinin ruh yapısını resimlerini katmıştır.
Ressamın hayatında Paul Gauguin, önemli bir yer teşkil etmektedir. Fransa'nın Arles şehrinde bulunduğu dönemlerde Van Gogh, hayranı olduğu Gauguin’i evine davet etmiş ama, bu davet reddedilmişti. Zevk düşkünü Gauguin, bir resmi çok uzun süreler içinde oluştururken, Van Gogh tüm vaktini evde tabloları ile geçirerek ve hızlı çalışarak çalışmalarını kısa zamanlarda tamamlamıştır. Zaten birbirine karşıt karakterlere sahip iki ressam, bir süre sonra anlaşamamışlardır. En büyük kavgalarının birinin ardından Van Gogh, Gauguin fahişe sevgilisi Rachel'e kulağını kesip göndermiş, bunun ardından kısa süreler içinde iki kere hastaneye kaldırılmıştır. En son olarak Saint-Reny-de-Provence akıl hastanesine kaldırılmıştır(1889-1890). 1889 yılında, psikolojik sorunlar nedeniyle, hastanede kalırken kardeşine yazdığı mektupta, “Bana kalsaydı, eğer secim hakkım olsaydı bilmelisiniz ki asla çılgınlığı seçmezdim” sözünü söylemiştir.
Sanata aşırı duyarlı bir kişi olan Dr. Gachet, Mayıs 1890’da Auvers-sur-Oise’deki evine davet etmiştir. Sanatçı burada güven dolu bir ortam bulmuş ve bunun etkilerini özellikle çiçek resimleri, köy görüntüleri ya da portrelerde göstermiştir. Fakat son kır ve tarla resimlerine yansıttığı hüzünlü iç sıkıntısını, hiçbir zaman üzerinden atamamıştır.
Deli-dahi olarak da anılan Van Gogh, 27 Temmuz 1890 senesinde, Fransa’nın Auvers-sur-Oise ovasında, içine düştüğü çelişkili dönemden kurtulamadığı için, kendi kendine konuşmaya başlamıştır. Auvers Şatosu’nun yakınında bulunan bir köylü, Van Gogh’un “Olamaz, imkansız!” diye bağırdığını duymuştur. Bununla birlikte cebinden çıkardığı tabancasını sol göğsünün altına dayayıp tabancayı ateşlemiş, fakat kurşun onu öldürmemiştir. Olaydan sonra yatakta tedaviye alındığı zaman “Bunu bile başaramadım” demiştir. Düşündüğü son başarısızlık, ancak 2 gün sürmüş ve 29 Temmuz 1890’da dünyaya gözlerini kapamıştır. Ölümünün ardından üzerinden çıkan kardeşine göndermek istediği son mektupta "kısaca sanat uğruna hayatımı tehlikeye atıyorum ve bu yüzden aklımın yarısını yitirdim" diye yazmıştır.
Vincent Van Gogh, yaşamı boyunca yalnızca bir tablosunu satabilmiştir (bazı kaynaklarda birkaç tablosunu satabildiği söylenmektedir). Vincent Van Gogh bir gün yeniden doğacağına ve resimleriyle ölümsüzleşeceğine inanmış. Ölümsüzlüğü, bugün eserlerine paha biçilememesiyle ve resim konusundaki devrim niteliğinde çalışmalarıyla yeterince anlaşılmaktadır.
Emre Türker
picture: deviantart
Pierre Loti
Kalabalık İstanbul sokaklarından ve araba gürültülerinden bunaldığım, ara-sıra düşünmek için yalnız kalmak istediğim zamanlarda gelirim Pierre Loti’ye. İki yanında tarihi mezarların bulunduğu uzun ve dar, taşlı yollardan başlayıp, Haliç’i seyrederek Eyüp’ten yukarıya doğru ilerlerim, tıpkı ünlü Fransız romancısı ve deniz subayı, savaş karşıtı hümanist Pierre Loti’ye saygı amaçlı düşünülerek adı verilen, eski usulde kahve veya lezzetli taze çayları yudumlamak için gelen turistler gibi… Haliç’i kuş bakışı tepeden seyretmek; en az kuşlar kadar özgür, en az Pierre Loti kadar barışçıl ve içimizde saklı kalan kimsenin göremediği, sadece kalbimizde büyütebildiğimiz aşklarımız kadar özel bir tat demektir.
Geleneksel folklor kıyafetiyle karşıma ender çıkan garsonlar, klasik kafeteryalardaki resmi tavırdan uzak, samimi ve içten, hizmet etmenin bilinci içerisinde getiriyorlar çaylarımızı. İlk çaylar, sıcak havadan ötürü hararetimizi almak adınaydı, ikincisi İstanbul’un birçok kahvesindeki karbonatlı çayları içmekten bunalmış vücudumuzun, taze çayı yudumlamaktan ötürü memnuniyetini dile getirmek adına teşekkür için… Klişeleşmiş tutumumu bir yana bırakarak, gerçek anlamda içimden gelerek çalışanlarına bahşiş verdiğim tek yer burasıdır.
E-5 karayolunda, Topkapı yönüne seyir halinde Haliç köprüsü’nden geçerken, özellikle güneşin yeniden doğmak üzere ülkemiz topraklarından çekildiği gece vakitlerinde, bir çizgi halinde yukarıya doğru uzanan ışıklandırılmış yolu ve o yolun sonundaki parıltıyı mutlaka fark edersiniz. Gün geçtikçe, betonarme yapıların hızla yayılmaya başladığı İstanbul topraklarında, tabiatın korunduğu bu eşsiz güzellikteki huzur dolu yere, neden farklı isim verilmemiş de, Pierre Loti diye isim verilerek ünlendirilmiş? Mutlaka bir açıklaması olmalı diyebilirsiniz. Pierre Loti kimdir? ya da Pierre Loti nedir?
Pierre Loti, 1850-1923 yılları arasında yaşamış, Rochefort’ta doğmuş, ünlü bir Fransız roman yazarıdır. Denizci bir aileden gelen Pierre, çocukluğunda Latince, Yunanca ve İngilizce dillerini öğrenmiş ve 1865’de Deniz Akademisi’ni bitirmiştir. Gerçek adı Louis Marie Julien Viaud olan yazara, 1867yılındaki Okyanusya seferi sırasında,Tahiti’li yerliler tarafından Pierre Loti adı verilmiştir. Büyük Okyanus’ta yetişen bir çiçeğin adı olan Loti, gül anlamına gelir. Bütün dünyayı dolaşırken bir tesadüf eseri Türkiye’ye yolu düşen Pierre Loti, Eyüp sırtlarındaki tarihi kahveyi, yine o ilk geldiği 1876’lı yıllarda keşfetmiş, nargile içip insanlarla sohbet etmiştir. Modern turizm çağındaki eski turistik yerlerden biri sayılan kahve, 19. yüzyılın sonlarına kadar Rabia Kadın Kahvesi olarak tanınmıştır. Pierre Loti, deniz subayı eğitimi almasına rağmen, hiçbir silahlı eyleme katılmamıştır. Gözlem yönünün oldukça kuvvetli olduğu bilinen Pierre Loti, İstanbul’u belki yerlilerinden daha fazla kabullenmiş ve bulunduğu kente hayran bir şekilde, kaldığı süre içerisinde sürekli İstanbul’a övgü dolu yazılar yazmıştır. Eserlerinde aşkı, umutsuzluğu ve hayatın sonu ölümü anlatmıştır. Kalbinin en derin köşelerinde alev alev yanan yaşanmış aşk hikayesini, ünlü eserine adını verdiği “Aziyade” romanının içinde bulabilirsiniz. O dönemdeki Osmanlı’yı anlatan ve eleştirmenlerin olumlu yanıt verdiği bu romanda, Pierre Loti’nin ruh halini de bulmak mümkündür. Dünyanın dört bir köşesini görmüş olan Pierre Loti, yaşamının bundan sonraki diliminde Türkiye’yi yeni bir yurt olarak belirlemiş, Türkçe konuşup Türkçe şarkılar söylemiştir. Pierre Loti’nin kalbini kaptırdığı Çerkez kölesi Aziyade ise, Cihangir semtinde oturan Abidin Efendi’nin bir kölesiydi. Kurtuluş Savaşı yıllarında, yazılarıyla hep Türkiye’yi destekleyen Pierre Loti, bu barışçıl ve içten bağlığından dolayı Türkler tarafından dost ilan edilmiştir. Daha sonradan yazarın sürekli geldiği bu ünlü tepeye, adına saygı amaçlı düşünülerek Pierre Loti kahvesi adı verilmiştir. Ayrıca bu kahve, sanatçı ve ressamların uğrak yeri olarak uzun yıllardan beri değişmez yerini korumaya devam etmiştir.
Hafta sonu ve hafta içi, özellikle güneşin batışına denk gelen zamanlarda aşırı kalabalık olan, ayakta kalan konukların birilerinin kalkmasını büyük bir sabırla beklediği, doğal ve sakin mekan Pierre Loti Kahvesi, saat 08:00 civarlarında açılıp, İstanbul sokaklarının boşalmaya başladığı gece saat 00:00 sularında kapanıyor. Ayrıca uzun zamandır bir teleferik yapım düşüncesi, gündemi sürekli meşgul eden konulardan biridir. Teleferiğin, Eyüp Sultan Camii ile tepe arasında kurulması planlanmaktadır.
Çaylarımızı büyük bir keyifle yudumlayıp, doyuma ulaşan sohbetlerimizi tamamladıktan sonra, geldiğimiz yerden aşağıya doğru ilerliyoruz. Manzaranın her bir karesinde çekilen fotoğraflar, tabiatımızın saklı kalmış güzelliğini bizden sonrakilere göstermek üzere kanıt olarak kullandığımız belgelerdi. Ayrıca buradaki mezarlıklar, çocukluğumuzdan beri içimizi ürperten kimliğinden kesinlikle çok uzaklarda kalıyor. Özellikle yaz aylarında bu yoldan çıkarken, vücudunuzun her bir gözeneğinden ter boşalarak nefesinizin kuruduğunu hissedersiniz. Ağaç gölgeleri bile serinlemeniz için yeterli gelmiyorsa, yolun tam orta yerinde eski bir çeşmenin varlığından size bahsedebilirim. Buz gibi akan su, hem etraftaki yeşilliği sulamak için, hem de saçlarınızı yakacak düzeye ulaşmış güneş ışınlarından bunaldığınızda rahatlamanız için görev yapmaktadır.
Ne zaman “kahvaltı yapalım” fikri ortaya atılsa, “Pierre Loti’ye gidelim” diye söze başlarım. Üstelik dışarıdan getirdiğiniz yiyeceklerinizi burada gönül rahatlığıyla atıştırabilirsiniz. Çünkü bu kahvede sadece içecek siparişi verildiğinden, yanınızda getirdiklerinizden dolayı kimse sizi ayıplamıyor. “Çay simidi sizden, çayınız bizden” misali…
Emre Türker
Geleneksel folklor kıyafetiyle karşıma ender çıkan garsonlar, klasik kafeteryalardaki resmi tavırdan uzak, samimi ve içten, hizmet etmenin bilinci içerisinde getiriyorlar çaylarımızı. İlk çaylar, sıcak havadan ötürü hararetimizi almak adınaydı, ikincisi İstanbul’un birçok kahvesindeki karbonatlı çayları içmekten bunalmış vücudumuzun, taze çayı yudumlamaktan ötürü memnuniyetini dile getirmek adına teşekkür için… Klişeleşmiş tutumumu bir yana bırakarak, gerçek anlamda içimden gelerek çalışanlarına bahşiş verdiğim tek yer burasıdır.
E-5 karayolunda, Topkapı yönüne seyir halinde Haliç köprüsü’nden geçerken, özellikle güneşin yeniden doğmak üzere ülkemiz topraklarından çekildiği gece vakitlerinde, bir çizgi halinde yukarıya doğru uzanan ışıklandırılmış yolu ve o yolun sonundaki parıltıyı mutlaka fark edersiniz. Gün geçtikçe, betonarme yapıların hızla yayılmaya başladığı İstanbul topraklarında, tabiatın korunduğu bu eşsiz güzellikteki huzur dolu yere, neden farklı isim verilmemiş de, Pierre Loti diye isim verilerek ünlendirilmiş? Mutlaka bir açıklaması olmalı diyebilirsiniz. Pierre Loti kimdir? ya da Pierre Loti nedir?
Pierre Loti, 1850-1923 yılları arasında yaşamış, Rochefort’ta doğmuş, ünlü bir Fransız roman yazarıdır. Denizci bir aileden gelen Pierre, çocukluğunda Latince, Yunanca ve İngilizce dillerini öğrenmiş ve 1865’de Deniz Akademisi’ni bitirmiştir. Gerçek adı Louis Marie Julien Viaud olan yazara, 1867yılındaki Okyanusya seferi sırasında,Tahiti’li yerliler tarafından Pierre Loti adı verilmiştir. Büyük Okyanus’ta yetişen bir çiçeğin adı olan Loti, gül anlamına gelir. Bütün dünyayı dolaşırken bir tesadüf eseri Türkiye’ye yolu düşen Pierre Loti, Eyüp sırtlarındaki tarihi kahveyi, yine o ilk geldiği 1876’lı yıllarda keşfetmiş, nargile içip insanlarla sohbet etmiştir. Modern turizm çağındaki eski turistik yerlerden biri sayılan kahve, 19. yüzyılın sonlarına kadar Rabia Kadın Kahvesi olarak tanınmıştır. Pierre Loti, deniz subayı eğitimi almasına rağmen, hiçbir silahlı eyleme katılmamıştır. Gözlem yönünün oldukça kuvvetli olduğu bilinen Pierre Loti, İstanbul’u belki yerlilerinden daha fazla kabullenmiş ve bulunduğu kente hayran bir şekilde, kaldığı süre içerisinde sürekli İstanbul’a övgü dolu yazılar yazmıştır. Eserlerinde aşkı, umutsuzluğu ve hayatın sonu ölümü anlatmıştır. Kalbinin en derin köşelerinde alev alev yanan yaşanmış aşk hikayesini, ünlü eserine adını verdiği “Aziyade” romanının içinde bulabilirsiniz. O dönemdeki Osmanlı’yı anlatan ve eleştirmenlerin olumlu yanıt verdiği bu romanda, Pierre Loti’nin ruh halini de bulmak mümkündür. Dünyanın dört bir köşesini görmüş olan Pierre Loti, yaşamının bundan sonraki diliminde Türkiye’yi yeni bir yurt olarak belirlemiş, Türkçe konuşup Türkçe şarkılar söylemiştir. Pierre Loti’nin kalbini kaptırdığı Çerkez kölesi Aziyade ise, Cihangir semtinde oturan Abidin Efendi’nin bir kölesiydi. Kurtuluş Savaşı yıllarında, yazılarıyla hep Türkiye’yi destekleyen Pierre Loti, bu barışçıl ve içten bağlığından dolayı Türkler tarafından dost ilan edilmiştir. Daha sonradan yazarın sürekli geldiği bu ünlü tepeye, adına saygı amaçlı düşünülerek Pierre Loti kahvesi adı verilmiştir. Ayrıca bu kahve, sanatçı ve ressamların uğrak yeri olarak uzun yıllardan beri değişmez yerini korumaya devam etmiştir.
Hafta sonu ve hafta içi, özellikle güneşin batışına denk gelen zamanlarda aşırı kalabalık olan, ayakta kalan konukların birilerinin kalkmasını büyük bir sabırla beklediği, doğal ve sakin mekan Pierre Loti Kahvesi, saat 08:00 civarlarında açılıp, İstanbul sokaklarının boşalmaya başladığı gece saat 00:00 sularında kapanıyor. Ayrıca uzun zamandır bir teleferik yapım düşüncesi, gündemi sürekli meşgul eden konulardan biridir. Teleferiğin, Eyüp Sultan Camii ile tepe arasında kurulması planlanmaktadır.
Çaylarımızı büyük bir keyifle yudumlayıp, doyuma ulaşan sohbetlerimizi tamamladıktan sonra, geldiğimiz yerden aşağıya doğru ilerliyoruz. Manzaranın her bir karesinde çekilen fotoğraflar, tabiatımızın saklı kalmış güzelliğini bizden sonrakilere göstermek üzere kanıt olarak kullandığımız belgelerdi. Ayrıca buradaki mezarlıklar, çocukluğumuzdan beri içimizi ürperten kimliğinden kesinlikle çok uzaklarda kalıyor. Özellikle yaz aylarında bu yoldan çıkarken, vücudunuzun her bir gözeneğinden ter boşalarak nefesinizin kuruduğunu hissedersiniz. Ağaç gölgeleri bile serinlemeniz için yeterli gelmiyorsa, yolun tam orta yerinde eski bir çeşmenin varlığından size bahsedebilirim. Buz gibi akan su, hem etraftaki yeşilliği sulamak için, hem de saçlarınızı yakacak düzeye ulaşmış güneş ışınlarından bunaldığınızda rahatlamanız için görev yapmaktadır.
Ne zaman “kahvaltı yapalım” fikri ortaya atılsa, “Pierre Loti’ye gidelim” diye söze başlarım. Üstelik dışarıdan getirdiğiniz yiyeceklerinizi burada gönül rahatlığıyla atıştırabilirsiniz. Çünkü bu kahvede sadece içecek siparişi verildiğinden, yanınızda getirdiklerinizden dolayı kimse sizi ayıplamıyor. “Çay simidi sizden, çayınız bizden” misali…
Emre Türker
Not: Pierre Loti hakkındaki bu yazım, bir dönem Hürriyet'in internet yayınında bulunan, fakat sonradan yayından kaldırılan Agora isimli sayfasında, 31 Mayıs 2004 tarihinde okuyucunun paylaşımına sunulmuş, wikipedia'nin Pierre Loti hakkındaki bilgi içeriğinde referans olarak kullanılmıştır.
picture: deviantart
Mevlana Celaleddin Rumi
Gel, gel, ne olursan ol yine gel,İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel,Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...Bu sözlerle biliriz Mevlana’yı. İnsanları; konumuna, dinine, diline, ırkına göre sınıflandırmaksızın eşit olarak seven, doğru yola sürükleyen bir filozof, bir din alimidir Mevlana. Dünyanın dört bir tarafından her yıl yüzlerce kişi dergahını ziyarete gelir, semazenlerin sema törenlerindeki mûsikî eşliğinde dönüşlerini izlerler. Kimdir bu semazenler? Neden özel Mevlevî kıyafetleri içinde dönüp durular?
Mevlana eski Türk merkezlerinden biri olan Afganistan’ın Belh şehrinde doğdu. Asıl adı Muhammed Celâleddin’dir. Mevlana ismi efendimiz manasına gelir. Rumi, Anadolu demektir. Mevlana’nın, Rumi diye tanınması, uzun dönem Anadolu topraklarında oturup türbesinin Konya’da bulunmasından kaynaklanmaktadır.
Babası Bahâeddin Veled, Moğol istilasından sonra 1212 yıllarında ailesi ve yakın dostları ile Belh şehrinden ayrılıp, Hac ziyareti için Nişabur’a geçmiş, oradan bir kervan ile Bağdat’a ve Bağdat’tan da Mekke’ye ulaşmıştır. Mevlânâ, Hac ziyareti sırasında 6-7 yaşlarındaydı. Şam’da bir müddet kaldıktan sonra, Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri ve Niğde yolunu takip ederek Konya’ya varmıştı. Evlilik çağına gelen Mevlana, babası Bahâeddin Veled tarafından 1225 yılında Semerkand’lı Hoca Şerâfeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun ile evlendirildi.
Babasının ölümü ardından, Seyyid Burhâneddin’in himayesi altına alındı. Dokuz yıl kadar onun ilminden faydalandıktan sonra, kendisinden izin alıp yüksek ilimlerde derinleşmek adına Halep ve Şam’a gitti. Yedi yıllık seyahatinin ardından Konya’ya dönen Mevlana, babası ve dedeleri gibi ders okutup vaazlarda görev aldı. Mevlana 15 Kasım 1244 yılında Şemseddin Tebrîzî ile karşılaştı ve onunla ilahi aşk yolunda günlerce sohbet etti. Onların bu ikili konuşmalarını çekemeyen yakın çevreleri, haklarında ileri geri konuşunca, Şemseddin Tebrîzî Konya’dan ayrılıp Şam’a gitti. Bu nedenle derin üzüntülerle yıkılan Mevlana’nın sıkıntılarını gören çevresi, yaptıklarından pişman olup Şemseddin Tebrîzî’nin geri dönmesini sağladılar. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi ve Şems aniden öldü. Mevlana şiirlerinden birinde “Beden bakımından ondan ayrıyım ama, bedensiz ve cansız ikimiz de bir nûruz.” sözleriyle bu ayrılığı dile getirmektedir. Mevlâna Şems'in ölümünün ardından uzun yıllar tek başına yaşamaya başladı. Daha sonradan Selâhaddin Zerkubi ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'den oluşan boşluğu doldurmaya çalıştı.
Ölümü, sevgiliye kavuşmak olarak tanımlayan Mevlana, “Kardeş, mezârıma defsiz gelme; çünkü Allah meclîsinde gamlı durmak yaraşmaz. Hak Teâlâ beni aşk şarabından yaratmıştır. Ölsem, çürüsem bile ben yine o aşkım” “Öldüğüm gün tabutum götürülürken, bende bu dünya derdi var sanma... Benim için ağlama, yazık, vah vah deme;” “Beni toprağa verdikleri zaman, elvedâ elvedâ demeye kalkışma. Mezar, cennet topluluğunun perdesidir” sözlerini şiirlerinde dile getirip, 17 Aralık 1273 Pazar günü vefat etti. Vasiyeti üzerine cenaze namazını Sadreddin Konevi kıldıracaktı ama onun ölümüne dayanamayıp bayılan Sadreddin Konevi yerine, cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırıldı. Hayatını “hamdım, piştim, yandım” sözleri ile özetleyen Mevlana’nın sevenleri tarafından anılması, bugün bile Sema Törenlerinde önceki yıllardaki kadar derin ve anlamlı bir şekilde devam etmektedir.
Atatürk bir Konya ziyaretinde, “ne zaman bu şehre gelecek olsam, içimde bir heyecan duyarım. Hz. Mevlânâ düşünceleriyle benliğimi sarar. O çok büyük bir dahi, çağları aşan bir yenilikçi...” sözleriyle Mevlânâ’dan söz etmiştir. Hatta Cumhuriyet ilanından sonra tekke ve türbeler birer birer kapatılırken, o dönemde başbakan olan İsmet İnönü’ye, Mevlânâ türbesinin kapatılmaması ve oranın müze haline getirilip ziyarete açılması emrini vermiştir.
Mevlana’nın en büyük eseri, ölçüsü Fâ i lâ tün- Fâ i lâ tün - Fâ i lün olarak bilinen 25000 beyitten oluşan Mesnevi’dir. Mesnevi, klasik doğu edebiyatında bir şiir tarzının adıdır. Mevlana mesnevisinde düşünce ve fikirlerini, birbirine eklentili hikayeler şeklinde ortaya koymuştur. Bunun yanında diğer eserleri; Büyük Defter manasına gelen “Divan-ı Kebir”, Selçuklu Hükümdarları ve ileri gelenlerine nasihat olarak 147 mektuptan oluşan “Muktubat”, oğlu Sultan Veled tarafından toplanan ve “Onun içindeki içindedir” manasına gelen “fi hi ma hif” ve son olarak akıl, ilim, inanç, doğru yol, suçtan kurtuluş, tövbe gibi konuları içeren Yedi Meclis anlamındaki Mecâlis-i Seb'a olmuştur.
Ölümünün ardından büyük acılar yaşayan sevenleri, başta oğlu ve Çelebi Hüsâmeddin’in önderliğinde, sevgi, iyilik, doğruluk, hoşgörülük ve güzel ahlâk konularını ele almak, fikirlerini ve düşüncelerini yaşatmak adına, Mevlevîlik tarikatının temelini attılar. Kısa bir zamanda Mevlevîlik büyük çapta çevreye yayılmaya başladı. Mevlevîlik tarikatına girmek için, çile denilen bir eğitimden geçilmesi gerekiyordu. Mevlevî olmak isteyen kişi, ailesinin rızası alındıktan sonra, eğitim bölümündeki kapının dibinde üç gün boyunca, mecbur kalmadıkça konuşmadan ve dizlerinin üstünde oturmuş vaziyette, başı öne eğik yapılan işleri seyrederek oturur, üç gün sonunda kararını bozmadığını söylerse, 18 gün boyunca getir-götür işlerine bakardı. 18 gün sonunda ise özel Mevlevî kıyafeti giydirilir ve çile başlamış olurdu. Çile sırasında yine çeşitli işlerde görev için hizmet eden ve sema meşk eden kişiler mesnevî okur, ney ve bir çeşit davul olan Kudüm çalar, güzel sanatlarla ilgilenirdi. Çilesini dolduran kişiler ise, söz sahibi dedelerin gözetimine girerlerdi.
Mevlana denince akıllara Sema törenleri gelir. Dünyanın meydana gelişi, insanın ortaya çıkışı, yaratana bağlılık ve ibadet gibi temel öğeleri içeren Sema’da, kişiler mûsikî dinleyerek kendinden geçip dönmektedirler. Sema töreni, Hazreti Muhammed’i öven Mevlana’nın bir şiiri olan Nâ’t-ı Şerîf’le başlar. Daha sonra şeyh efendi ve semâzenler, üç kez olmak üzere sema meydanında sağdan sola doğru yürüyüşe başlarlar. Bu yürüyüşe “Devr-i Veledî” denir. Giriş kapısı ile karşısındaki kırmızı post arasında “Hatt-ı istivâ” adında bir çizgi olduğu var sayılır ve kutsal sayılan bu çizginin üzerine basılmaz. Dönerek çizgiye basmadan karşıya geçen semazen, hemen arkasından gelen diğer semazen ile karşı karşıya gelince, eğilerek onu selamlar. Bu işleme “Mukabele” denir. Devr-i Veledî’in bitimi ardından neyzenbaşı kısa bir taksim geçer ve semazenler şeyh efendiden yetki alıp Sema’ya başlar. Dört bölümden oluşan Sema’nın ilki, insanın kulluğunu algılaması, ikincisi Allah’ın büyüklüğünü kabul etmek, üçüncüsü hayranlığın aşka dönüşmesi ve dördüncüsü de yaradılışta başlayan ve devam edecek olan Allah’a kulluk etmeye dönüş olarak tanımlanır. Dördüncü selam sonunda şeyh efendi kollarını açmadan Sema’ya girer. Şeyh meydana dönerek girer ve yine dönerek postuna döner. Buna “Post Semâ’sı” denir. Şeyhin posttaki yerini alması ile son taksim sona erer ve Kuran’dan bir bölüm okunur. Son selamlaşmadan sonra semazenler, şeyhi ve şeyh postunu selamlayıp alandan ayrılırlar.
Selçuklu Sarayında Gül Bahçesi olarak kullanılan, zamanında Sultan Alaeddin Keykubad tarafından babası Bahâeddin Veled’e armağan edilen Mevlâna Dergâhı'nın yeri, günümüzde müze olarak kullanılmaktadır. Bahâeddin Veled’in sevenleri, 12 Ocak 1231 tarihinde onun ölümü ardından mezarını türbe haline getirmek istemişlerdi. Mevlana bu fikre "Gök kubbeden daha iyi türbe mi olur" sözleriyle karşı çıkmıştı. Fakat kendisinin ölümünden sonra oğlunun izniyle, Mimar Tebrizli Bedrettin tarafından Mevlana’nın mezarı türbe olarak yaptırılmış ve yeniden yapılandırmalar 19. yy’a kadar sürmüştür.
Mevlana’nın düşüncesi, “ilâhi aşk” ile özetlenebilir. Yani Mevlana’nın tasavvufunda varlığın, yaratılışın, hayatın manası aşktır. Zaten kendisi de “Dünyada sevgiye dair ne varsa ben orada varım, savaşa dair ne varsa ben orada yokum.” diyerek ne kadar barışçıl ve sevgi dolu olduğunu dile getirmiştir.
İnsanoğlu, karşısındakini etkilemek adına, sahip olduğu ve inandığı düşünce tarzını kimi zaman bir kenara bırakıp, yapmacık tavırlarla hareket etmektedir. Bu şekilde gerçek mutluluk kesinlikle yakalanamaz. İnsanın özü ve fikri, düşünceleri ve görünüşüyle bir olmalıdır. Farklı görünmeye çalışan kişiler, yapısı tam olarak olgunlaşmamış varlıklardır. Mevlana ne demiş, “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol...”
Emre Türker
picture: deviantart
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








