09 Temmuz 2009

Diary of a Sex Addict (2008)

Türkçe Adı: Bir Kadının Seks Günlüğü
Orjinal Adı: Diario de una ninfómana
Tür: Dram / Erotik
Yönetmen: Christian Molina
Süre: 95 dakika
Oyuncular: Belén Farba, Leonardo Sbaraglia, Llum Barrera, Geraldine Chaplin, Ángela Molina, Pedro Gutiérrez, José Chaves, Jorge Yaman, Antonio Garrido, Jaume García Arija, David Vert, Javier Coromina, Judith Diakhate, Natasha Yarovenko, Laura De Pedro
İyi eğitimli Valere –Val- (Belén Farba), ilk cinsel deneyimini 15 yaşında gerçekleştirmiş bir nemfoman, yani cinsel açlık çeken isterik kadındır. Birçok erkekle kural tanımadan birlikte olsa da, duygusal yönünü kaybetmez.

Çok sevdiği büyükannesini kaybettikten sonra, işini ve hayata bakış açısını değiştirmeye karar verir. Yaşadığı ilişkiler, iş dünyası ve erkekler arasında gidip gelen Val, karmaşık ilişkilerinde kendini bulmaya çalışacaktır.

İspanyol yapımı film, Valerie Tasso’nun aynı adlı romanından uyarlanmıştır. Afiş görüntüsündeki kadın resmi, orijinalinde çıplaktır. Erotik görüntüler içerdiğini söylemeye bile gerek yok sanırım.

Emre Türker

Picture: moviegoods

08 Temmuz 2009

Kelimeleri Bağlama Tekniği

Domates bir gün Biberin yanına gelip dostça konuşmuş.

“Seninle çok iyi bir ikili olacağımızı düşünüyorum. Fakat yumurtayı da unutmamak gerek.”

Domates’in söyledikleri Biber’in hoşuna gitmiş. Demiş ki; “Yumurta, sen ve ben, Menemen’de bir araya gelelim. Harika tat alacağımızı düşünüyorum.”

Aradan birkaç hafta sonra, yumurta, biber ve domates, Çay’ın akan sularının kenarından geçerek, Menemen’e varmışlar. Sohbetleri çok iyi geçmiş. Biraz tuzlu atışmalar yaşansa da, “tuzsuz olmaz zaten bu derin muhabbetler” diyerek olayı tatlıya bağlamışlar ve bu konuşmaları, çikolatayla pekiştirmişler.

Bu hikâye, ekmeğine yağ sürenlerin üzerine reçel olsun…

Uçuk-kaçık bir hikâyeyle konuya giriş yaptık. Üç arkadaşın fantastik öyküsü, alışveriş listesi için kâğıt-kalem bulamadığım bir zamanda uydurulmuştur. Hafıza tekniklerinde çok kullanılan ve bilinen bu ilginç yöntemi, bilmeyenlerle paylaşmak, bilenlere de hatırlatmak istedim.

Neydi alışveriş listem?

Domates
Biber
Yumurta
Çay
Tuz
Çikolata
Ekmek
Yağ
Reçel

Olağan dışı anlatımlar kolay cümlelerle süslenirse, hafızada daha kalıcı olur. Alışveriş listesini çıplak haliyle ezberlemeye çalışırsanız, unutma riskiniz çoğalır. Fakat bir şekilde onlar arasında bağlantı kurarsanız, aklın ezber makineleri için gerekli yakıtı ateşlemiş olursunuz. Hatta hayal gücünüzü zorladığınızdan dolayı zihniniz parlar. Tüm bu hikâyeleri aklınızda tutarken, uçuk-kaçık bağlantılarınızı hayalinizde canlandırmayı unutmayın.

Kısa listeler haricinde ders gibi diğer konuları da hafızanızda benimsemek istiyorsanız, gece yatarken ve sabah uyandığınızda okuduklarınızı gözden geçirin.

Yolunuz ve zihniniz açık olsun.

Emre Türker

Picture: deviantart

07 Temmuz 2009

Öfkenin Eşiğinde Bir Adam

Öfke nöbetleri geçiren adam, nereye sataşacağını bilmiyordu. Dikkatsizliği nedeniyle tüm parasını kaybettiğinden, patlamaya hazır bir volkan gibiydi. Suçluydu ama bir şekilde acısını başkasına yükleyerek hafifleyeceğini düşündüğünden, kendisini büyüten o kadına kustu öfkesini.

“Sen yaptın!” dedi. “Beni öyle gereksiz şeylerden karmaşaya sürükledin ki, çareyi kaçmakta aradım. Parayı kaybetmeme sebep olanlardan birisi de sensin. Dolaylı ya da dolaysız yoldan, ne fark eder ki!”

Kadın, kendisine söylenenleri çok düşündü. Acaba bu zamana kadar yaptıkları hata mıydı? Bazen fikirler veriyor, bazen görüşlerini paylaşıyor, bazen de kendi çapında ufak tefek yaptırımlara yardımcı olmaya çalışıyordu. “Her şey onun iyiliği içindi.” diye düşünürken, tepki görmüştü. Fikirleri kısmen zararsızdı ama yaptırımları hatalı olabilir miydi?

Düşüncelere boğulan kadın acı çekiyordu. “Her şey senin sayende oldu, teşekkür ederim.” cümlesini duymak için neler vermezdi ki! Hayatı boyunca gereğinden çok fedakârlık etmiş ama ortaya dökülenler sadece hataları olmuştu.

Geceye az kalmıştı. Eve dönüş yolunda dalgın dalgın yürürken, üzerine gelen aracı fark edemedi. Aklında sadece beklentileri vardı ve beklentileriyle beraber karanlıkta kayboldu düşünceli kadın...

Öfkesinin eşiğindeki adam, evine dönüş yolunda sakinleşmeye başladı. Hazırladığı çayı yudumlarken, aklında bir ışık yandı. Flaşlar patlıyordu sanki! Öfke, özlem, pişmanlık, sevgi ve sunulamamış nice sözler geldi hatırına.

“Ne yapıyorum ki ben! Tüm sinirimi sevgi dolu bir kadından çıkardım. Oysa o beni büyütmüş, sevgisini karşılıksız sunmuş, gereğinden çok acı çekmiş, yine de çektirmemişti. Bazı sözler söylenmişse, bunun ne önemi var. İyilikler karşısında istenmeyen birtakım hatalar çok hafif kalır. Ne zaman teşekkür ettim ki ben? Sanırım hayatım boyunca hiç teşekkür etmedim. Üzgünüm tatlı kadın, çok üzgünüm.”

Öfkenin ardından gelen sakin adam, telefonuna sarıldı. Heyecanlıydı…

Kadının telefonunu bir yabancı açtı. Derin solukların ardından gelen bu ses, telaşlıydı.

“Merhaba, hanımefendiyi karanlıkta göremedik. Kurtarmak için elimizden geleni yaptık. Çok üzgünüm. Maalesef o hayatını kaybetti.”

Öfkenin ardından gelen sakin adam, yarım adama dönüştü. Çünkü edilmeyen bir teşekkür ve telafisine vakit bulunamamış bir hata kalmıştı ortada. Hamle doğruydu ama vakit çok geçti.

Ufak tefek hatalar için sevdiklerinizi üzmeyin. Eğer öfkenizi yenememişseniz, sakinleşmek için kendinize vakit ayırın. Dalgalı sular durulduğunda, yapılan hataları daha iyi görürsünüz.

Özür dilemek ya da teşekkür etmek için beklemeyin. Sonra çok geç olabilir.

Emre Türker

Picture: deviantart

06 Temmuz 2009

Tabiatın Gözyaşı

Düşünün!

Pencereden dışarı bakıyorsunuz ve kocaman bir şişe görüyorsunuz. Sokağın az ilerisinde, bir şişe daha. Yukarıdan bir şişe daha geldi. Sanki yağmur gibi yağıyor. Kimi kırılmış, kimi düştüğü yerdeki doğal ahengi bozmuş.

Şimdi de iğrenç bir koku duyuyorsunuz. Burnunuzu kapatmak çare değil, çünkü nefes alırken o pis havayı solumak zorunda kalıyorsunuz.

Havada sigara izmaritleri yüzüyor. Arada bir fosseptik artıkları, çöpler arasında sergiye çıkıyor.

Şimdi de bir makine geçiyor evinizin önünden. Tozu dumana öyle bir katıyor ki, etrafı görmekte zorlanıyorsunuz.

Kirleniyorsunuz. Kirletiliyorsunuz.

Şimdi bunlar nerden çıktı diyeceksiniz.

Deniz kıyısına gittiğimde suya girme şansım varsa, gözlük ve şinorkerimi yanıma alıp yukarıdan denizin dibini izlerim. Denizin pırıl pırıl olduğu zamana denk gelmişsem, değmeyin keyfime…

Hafta sonu kayalıkların arasından suyun altını izledik. Şeytanminareleri gibi birçok kabuklu deniz canlılarının hareketlerini ve balıkların gezintilerini seyrettik. Bu sefer biraz şanslıydık galiba. Suyun altında daha önce deniziğnelerini görme şansım olmuştu ki, birçok kişinin bu canlının nasıl bir şey olduğundan bile haberi olmadığına eminim. Şansım şu yöndeydi; uzun süredir denizatıyla karşılaşmamıştım. Tam 4 tane denizatı gördük. Denizatı ve deniziğnesi, aynı familyadandır. Onları incitmeden sahile taşıyıp, canlıları görsel tanımaları için yakınlarımıza ve sahildekilere gösterdik. Sonra aynı itinayla, yerlerine geri bıraktık. Her ikisi de muhteşem güzel canlılardı.

Bunlar bir yana, denizde birçok alkol şişesi gördük. Kayalıkların tepesinde demlenenler, içtiği şişeleri yukarıdan kayalık aralarına fırlatmış. Yiyecek artıkları, çöpler ve birçok sevimsiz şeyler, gözden kaçmıyor. Sularımız gittikçe kirleniyor. Gerçi son izlenimlerimde temizlik adına biraz da olsa çaba gördüm ki, bu bile suların derinliklerindeki canlı sayısının artmasına yetmiş.

Balık olduğunuzu düşünün. Sonra yukarıda yazımı tekrar okuyun. Her yerde pislikler dolanıyor ve yaşadığınız yer, nefes alınmaz bir hale geliyor. Gittikçe nesliniz tükenmeye başlıyor. Gerçekten korkunç…

Yaşadığımız yerde, tüm canlılar gibi ayakta kalma mücadelesi veriyoruz. Buna rağmen, ortamımızı bozmaktan da geri kalmıyoruz ki, düşündükçe işin içinden çıkamıyor insan.

Emre Türker

04 Temmuz 2009

Bilinç Sularında Yolculuk

Size bir seçim yolu veriyorum.

Boş bir odadasınız ve gözleriniz kapalı!

Sesimi duyuyor musunuz?

Şimdi gözlerinizle değil, düşüncelerinizle hareket edeceksiniz.

Aklınızın gördüğü bölge ikiye ayrılıyor. Siyah ve beyaz… İki renk arası, karar aşamasıdır.

Beyaz yoldan giderken, ışığa açılıyorsunuz. Güneş kendini gösterirken, çiçekler yüzünü ona çevirmiş. Kuş sesleri cıvıl cıvıl…

Siyah yoldan giderken, gece çıkıyor karşınıza. Yıldızlar birer birer sönüyor. Önünüzü göremiyorsunuz. Tek ışık, birkaç metre ötenizde duran ateşböcekleri…

Bunlar gerçekçi değil. Sadece hayalinizde görüyorsunuz.

İster siyah, ister beyaz yoldan gidin. Yolun sonu bir kumsala açılsın.

Şimdi siz düşünün. Gördüğünüz yer, bilincinizin açık denizlerindeki ufuklar olacak. Seçim yollarını kendinize göre ayarlayın. Bilincin gördüğü noktayı hayallerinizle süsleyin. Ne göreceğiniz konusunda kendinizi zorlamayın. Siz sadece yolculuğunuza devam edin ve seyredin.

Bu bir çeşit zihin egzersiziydi. Genelde gördüklerimizle hareket ettiğimiz için, düşüncelerimize pek yön veremiyoruz. Hayal gemisi bunun içindir. Ufuklara açılır ve bilincinizin sularında gezinirken, kendinizi bulursunuz.

Gözlerinizi yalnız uyumak için kapatmayın. Uyku ve uyanık bilinç arasındaki farkı bu şekilde anlayabilirsiniz. Birisi kontrol dışı, birisi kontrole dayalı, yani müdahale şansınız vardır.

Bu arada, yolculuğa çıkarken dilediğinizi yanınıza almakta serbestsiniz.

İyi yolculuklar.

Emre Türker

Picture: deviantart

03 Temmuz 2009

İşkolik Olma, İşini Sev!

Çok çalışarak zirveyi ne kadar zorlayabiliriz?

Çalışmayı ikiye ayıralım.

1- Soluksuz ve kan ter içinde kalarak.
2- Planlayarak ve belli aralıklarda dinlenerek.

İş ortamlarında, bir numaranın daha önemli olduğunu düşünen çoktur. Öyle çalışanlar vardır ki, söylediklerinizi duyamaz. Sizinle konuşurken, birkaç dakika sonra yapması gerekenleri hesaplar. Yemek arası kısa tutulmalı ve bir an önce işe geri dönülmelidir. İşler yetişmez, eleman yetersizdir ve o olmazsa, işler duracaktır. Böyle düşünüyorsanız, işkoliksiniz. Şimdiden geçmiş olsun.

Okul sıralarındaki öğrencilerin eğitim programları, belli bir çizgide yürütülür. Ders saatleri yaklaşık 50 dakika, ders arası molalar 5-10 dakika arasıdır. Bu gelişigüzel hazırlanmış bir program değildir. Çünkü zaman uzadıkça, dikkatler dağılmaya başlar. Bilinir ki öğrenciler, birleştirilmiş blok derslerden nefret eder. Birinci yarı bitip ikinci yarıya geçildiğinde, saatler kontrol edilir. Birçok kişi esner ve kısa şekerlemelere başlar. Blok dersler, molalara bloke koyan derslerdir. Uygulamanın çok fazla başarıyla sonuçlandığını görmedim. Daha fazla emek harcadığını düşünen eğitimcilere duyurulur. Blok dersi seven öğretmenler, soluksuz çalışan grubuna girer.

İki numaradaki çalışma grubu, işlere başlamadan önce strateji geliştirir. Öncelikleri belirleyip, mola saatlerini hesaplar. Mola saati atlanmamalıdır. Fakat mola saatlerini kesin çizgiyle de belirlememek gerekir. “dinlenme vaktini kaçırmışım, çıkmamalıyım” veya “dinlenme vaktini kaçırmışsın, şansını kaçırdın.” Eğer kişi kendini formda hissediyorsa, mola saatini biraz erteleyebilir. Bu normaldir, engellemeyin.

Profesyonel şirketler daha çok kazanır, amatörler ise ayakta kalmaya çalışır. Neden acaba? Profesyonel şirketlerde çalışma zamanı net çizgilerle belirlenmiştir. Şu saatte işe gelinir ve şu saatte çıkılır. Yılda ortalama 2 haftadan başlayan tatil hakkı var. Toplam dinlenme vakti, yemek ve hatta çay saatleri düzenlenmiştir. Amatör şirketler ise, biraz bencilce katı kurallar çizer. İşe geliş saati belli ama çıkış saati belli değildir. Çalışırken yemek yiyebilirsin. Çayını masanda iç, dışarıya çıkma! Bu hafta her gün çalışılacak, vs.

Aşırı disiplin, motivasyonu bozan bir canavardır. Eğer işveren, birkaç dakika gecikenden veya gerçekten hasta olup gelemeyenden para kesmeye kalkarsa, geri dönüşümü kötü olur. Yani personelin performansı düşer ve işler yavaşlar. Dünyada isim yapmış şirketlerin başarısı, çalışanlarına verdiği değerle ölçülür. Bu şirketler çok çalışarak değil, planlı ve düzenli çalışarak yükselir. Büyük patronlar hep söyler “Çalışanımın mutluluğu, şirketimin mutluluğudur.”

Soluksuz çalışırsanız, yorulursunuz. Kaldırabileceğinizden fazla iş almaya kalkarsanız, altında ezilirsiniz. Ama çok fazla işi çözümleyebilecek sistemler geliştirirseniz ve sağlığınız bundan etkilenmeyecekse, bu zaten 2. gruba adım atmak demektir.

İşyerlerinde, çalışanların önünde çok fazla gördüğümüz bir slogan vardır. “Panik yapma, işler yetişir.” Gerçekten öyle. İşleri yetiştirme telaşı içine girerseniz, doğru düşünemezsiniz. Hata yapma riskiniz yükselir.

Çok bunaldığınızda gözlerinizi kapayın. Derin nefes alın ve nefes verirken gevşeyin. Bunu birkaç kez tekrarladıktan sonra, gözlerinizi açın. Rahatlayamadıysanız, biraz temiz hava için dışarıya çıkıp tekrar yerinize geri dönün. Şimdi bunaldığınız o konuya tekrar geri dönün ama bu sefer panik yamadan, olumlu düşüncelerle…

Beyninizin dinlenmeye ihtiyacı var. Molalarınızda iş düşünmek, dinlenmek sayılmaz. İş hayatı ve güncel hayat, ayrıştırılmalıdır. Her ikisini de doya doya yaşamak için, hayatınızı siz seçin. Seçim ardından yaşamınızın nasıl olması gerektiğini planlayın, biraz nefes alın ve eyleme geçin. Zirve sizi bekliyor.

Emre Türker

Picture: deviantart

01 Temmuz 2009

Kıskançlığı Dost Edinmiş Bir Hırs

Bulunduğu kat, ne aşağıda ne yukarıdaydı. Ayak bastığı nokta, henüz kaba inşaatı tamamlanmamış bir yapıydı.

Kenarda bulunan malzemelere yöneldi. Kova, çimento, su ve birtakım aletler, birlikte yan yana duruyordu. Ne yapacağını tam olarak kestirememişti.

Biri daha geldi yanına. Malzemeleri uygun şekilde karıştırdı. Sonra tahtaları özenle birbiri üzerine monte etti ve merdivenin iskelesini oluşturdu. Sıvı betonu iskelet üzerine dökerek, yukarıya çıkmak üzere düzeneği hazırladı. Emin adımlarla çıktı yukarıya.

Aşağıda kalan, ondan çok şey öğrenmişti. Aynı malzemelerle farklı bir yerden hazırladı merdivenini. O da emin adımlarla çıktı yukarıya.

Üst kata ilk çıkan ortalıklarda görünmüyordu. Çünkü bulunduğu yeri değil, daha üstleri benimsemişti. Kafasını yukarı kaldırdığında, diğerinin uzattığı eli gördü. Sinirlendi ve tutmadı elini. Boş yapı üzerinde bir ileri, bir geri dolanmaya başladı.

Soğuk terler akıyordu üzerinden. Acaba o, daha yukarı nasıl çıkmıştı? Atladı, zıpladı ama bir türlü yukarıya çıkamadı. Yedi bitirdi kendini. Elleri uyuşmuş, kalbinin ritmi değişmişti. İçinde bir şeyler düşünmesine engel oluyordu.

Yukarıdaki aşağıya indi. Geri dönmek üzere olanın kolundan tuttu ve geriye çevirdi. Baktı ki alnının üzerinde bir perde var. O perdeyi hemen açtı. Perdenin ardındaysa bir sahne vardı. Bu sahnede dolanan kıskançlık bulutları, şimşekleriyle gösteri yapıyordu.

“ip” dedi. “Yukarıya tırmanmak için kullandığım malzemeydi. Elimi sana uzattığımda, aslında ipi vermek istiyordum. Nedense sen, o ipi almadın.”

İnsan, doğası gereği kıskanç bir varlıktır. Kıskançlık, hayranlığın aşırı doz almış halidir. Öyle çok sahip olmak isteriz ki bazen, sahiplenme duygusu nefrete dönüşür. Etrafta acı bir nefret kokmaya başlar. Bu koku kontrolden çıkınca, dayanılmaz bir hal alır. İşte bu nokta, kendini yeme safhasıdır.

Kıskançlık tehlikelidir. Başarılı merdivenlerinden yukarıya tırmanmak istiyorsanız ve tecrübeliyle tanışma fırsatı yakalamışsanız, nasıl hareket edileceğini iyi izleyin. İzlenimlerinizden aldığınız ilhamla, farklı yollar türetebilirsiniz. Size yol gösterenleri kıskanmayın. İnsan, yeri geldiğinde takdir etmesini de bilmelidir. Bakmayı bilmezseniz, merdivenin ardındaki ipi de göremezsiniz.

Kontrollü hırs, sizi yükseltebilir. Fakat kıskançlığı yanına almış bir hırs, kontrolden çıkar. Görmeniz gerekenlere karşı perde çekilmesi, bundandır. Bazıları şanslıdır ki, perdeyi açması için birileri yardım eder. Fakat çoğu kez perdeyi açması gereken, yine kişinin kendisidir.

Gerçek hayatta insanlar, iki şekilde yukarıya çıkar. Uzatılan elden destek alarak veya el uzatanı yere düşürüp üstüne basarak. İkincisinden uzak durun…

Emre Türker

Picture: deviantart