31 Aralık 2008

Bir Yastığa Baş Koymak

Kader türlü şekillerde kadın ve erkeği bir araya getirir. Önce gözler temas eder, sonra sözler. Ardınlar hisler devreye girer. Öyle anlar vardır ki, gönül devreye girince gözler başka hiç kimseyi görmez. Ya kör cahilliktir atılan imza, ya da ömür boyu bir anlaşma…

Sonrasında neler değişir? “Evlendikten sonra her şey kendiliğinden gelir” Sizce öyle mi?

Evlilik kolay değildir. Yıllar boyunca, aile denen kavramınız değişecektir. Sabah kalktığınızda aynı kokuyu duyamayacaksınız. Size günaydın diyen kişi farklı olacak. Huy çıkmayacak ama tarz farklılaşacak. Tek başınıza karar veremeyeceksiniz. Her istediğiniz alınmayacak, hedeflere giden yol ise renklenecektir. Nasıl? İçiniz mi titredi?

Yukarıda anlattıklarım, eğer sizi tedirgin ediyorsa, siz henüz hazır değilsiniz. Birine evlilik teklif etmeden önce, kendinize içecek bir şeyler alın. Hesap yapın, sonuçları toplayın, çıkartın, çarpın, bölün... Tüm matematiksel işlemlerden sonra da, edebi yönünü inceleyin. Geldiğiniz noktada problemin çözümüne varabiliyor musunuz?

Sanırım ortalığı biraz karıştırdık. Aslında direk bir sadeleştirmeye gidersek, evlilik şirketinin muhasebesi o kadar da zor değil. Bunun yanında; hesapsız çıkılan yol, kalben yatırımın yapılmadığı anlaşma, maalesef aile şirketinizin sonu olacaktır. Aynı kokuyu duymuyor ama saygı gösteriyorsanız, aynı tadı almıyor ama denemek istiyorsanız, inişli çıkışlı grafiklerden etkilenmem diyorsanız, içinizdeki titreşim heves değil de özveriyse, bu ortaklık neden yürümesin ki!

Öyle anlar vardır ki, siz elinizden geleni yaparsınız ama eşiniz size yardımcı olmaz. Bazen o bir kuyuya atlayabilir ama siz onu yakalayamayabilirsiniz. O zaman peşinden karanlık kuyulara atlamayacaksınız. Dünyanın kaç bucak olduğu gidenin ardından anlatılmak istenir, fakat giden aynı düşüncede olmayabilir de. Giden geri gelmezse, yaşantınızda yeni dönem açılacaktır. Yeni bir sayfa değil de, yeni bir defter açmak hiç de kolay olmayacaktır. Bazen gidenin geri dönüşü kabul edilemez, o size kalmış.

Belki geri dönendir hayatınızda anlam bulan, belki de gidenin ardındadır size kalan…

Küçük tavsiyeler;
1- Saklı kalanlar başkasıyla paylaşılanlarsa, mutlaka patlak verir.
2- Sevginiz solmasın istiyorsanız, onu sulayın. (hediyeler verin, gülümsetin, gezin, elini tutun.)
3- Sorunlarınız varsa, aileler yanlı taraftar olacağından, paylaşmadan önce bir düşünün.
4- Arkadaşlarınıza danıştığınız şeyler olabilir ama karar sizindir, bunu unutmayın.
5- Sorunları çözerken birlikte karar verin, üste çıkmayın.
6- Çalışma hayatı kadar ev hayatı da farklı bir emek ister. İşler yapılırken, koşulsuz paylaşın.
7- Arkadaşlarınız ayrı olabilir, aynı ortamlara çekmeye çalışmayın.
8- Ailelerinizi ayrı tutmayın. Sevmeseniz bile saygı gösterin.
9- Kötünün içinde kötüyü değil, iyiyi bulup çıkarın. O zaman çirkinlikler kaybolabilir.
10- Her şeyden önemlisi, güvenin. Zaten güvenmiyorsanız, neden evlendiniz ki!

Emre Türker

30 Aralık 2008

Employee of the Month (2006)

Türkçe Adı: Ayın Çalışanı
Tür: Komedi / Romantik
Yönetmen: Greg Coolidge
Süre: 103 dakika
Oyuncular: Dane Cook, Jessica Simpson, Dax Shepard, Andy Dick, Tim Bagley, Brian George, Efren Ramirez, Marcello Thedford, Danny Woodburn, Harland Williams, Sean Whalen
Süpermarkette çalışan koli sorumlusu Zack Bradley (Dane Cook), göz önünde bulunmayı pek sevmeyen ama çalışanlar tarafından tutulan biridir. Vince (Dax Shepard) ise bunun tam tersi, müşteriler tarafından popüler bir kasiyer ama çalışma arkadaşları için sinir bozucu bir tiptir.

Vince, firma tarafından ayın elamanı sıralamasında hep bir numara olmuş, rekor peşinde koşmaktadır. Aynı ay içinde, güzel bir sarışın kasiyer olarak işe başlayacaktır. Kızı elde etmek için Zack ve Vince, birbirleriyle iddialıdır. Zack, yeni başlayan Amy’nin(Jessica Simpson) gizlice dosyasını inceler ve ayın elemanı konusunda duyarlı olduğunu okur. Kızı elde etmek için Zack, ayın elemanı olma konusunda yarışacak, işe zamanında gidecek ve popülerliğini müşterilere yansıtmaya çalışacaktır. Fakat iyi eleman olmak isterken, arkadaşlarıyla arası açılmaya başlayacaktır.

2006 yapımı filmin romantik komedi tarzı, daha çok gençleri eğlendirecek tarzda. Orta yaşa ve üstüne pek hitap etmiyor. Filmde çok fazla boş muhabbet dönüyor.

İzlenimlerden, ayın elamanı konusunda firmaların tutumunu gözlemleyebiliriz. Ülkemizde McDonald’s sonrasında yaygınlaşmaya başlamış, çalışanların performanslarını arttırmak için kullanılan bir stratejidir. At yarışı misali, çalışanların birbirini geçmek için tüm enerjisini harcatma gibi bir dayatmaya her zaman karşı çıkmışımdır. Bu yöntem ile çalışanlar, belli kalıplar içinde papağanlaştırılmış ve ne olursa olsun, bir alt seviyeye düşüş piyonlara yüklenmiştir.

Emre Türker

picture: impawards

29 Aralık 2008

Elma’nın Faydaları

Vücuda faydaları..

-Böbreklerin temizlenmesine yarar,
-Baş ağrısına iyi gelir,
-Kolesterolü düşürür,
-Yüksek tansiyonu düşürür,
-Kan şekerini kontrol altında tutar,
-Romatizma ve gut hastalığına iyi gelir,
-Uykusuzluğa iyi gelir,
-Bağırsaklardaki parazitlerin dökülmesini sağlar,
-Elma + kereviz/maydanoz yorgunluğa iyi gelir,
-Elma+kızılcık suyu veya elma+ananas+üzüm suyu gribe iyi gelir,
-Elma+armut suyu kabızlığa iyi gelir.

Kaynak: herbalistatabay.com
Not: Faydaları ile ilgili daha fazla bilgiye, aynı adlı siteden ulaşabilirsiniz.
------------------------------------------------------------------
Elma yemek için 8 sebep


1-Sabahları hiçbir şey yemeden evvel elma yendiğinde kanı temizler ve toksinleri atmayı sağlar.
2- Isırarak ve kabuğuyla yenirse dişleri temizler ve diş etlerini güçlendirir.
3- Uykudan önce yenirse rahatlatır ve kolay uyumayı sağlar.
4- Yeşil, hafif ekşi olanları mide bulantılarını önler.
5- Gastritten kaynaklanan yanmaları hafifletir.
6 Kabuğuyla pişirildiğinde bağırsakları çalıştırır ve yumuşatır.
7-Bal ekleyerek pişirildiğinde enerji verir.
8- Ortasına biraz marmelat ekleyip fırında pişirildiğinde, özellikle rejim yapanlarıntatlı yeme arzusunu giderir.

Kaynak: davetci.com
Not: Faydaları ile ilgili daha fazla bilgiye, aynı adlı siteden ulaşabilirsiniz.
------------------------------------------------------------------
Elma sirkesi güzellik iksiri

Elma sirkesinin ciltteki lekelerden sağlıksız saçlara kadar birçok derde deva olduğunu biliyor musunuz?

Elma sirkesi özellikle pırıl pırıl saçlara, lekesiz bir cilt ve incecik bir vücuda kavuşmada çok önemli katkılar sağlıyor.
Elma sirkesiyle cilt güzellik seansını herkes evinde kolayca uygulayabilir. Bugüne kadar sadece sofrada kullanılan elma sirkesinin cilt güzelliği için doğurduğu 'inanılmaz' sonuçlar ise söyle sıralanıyor:
Kepeksiz saçlar: Saçınızı yıkadıktan sonra, son durulama suyuna elma sirkesi ekleyin. Saçlarınızın kepekten arındığını ve parlaklaştığını göreceksiniz.
Akne tedavisi: Su ile seyreltilmiş elma sirkesi ile yüzünüzü temizleyin ve su ile durulayın. Elma sirkesi cildinizi yumuşattığı gibi, antiseptik özelliği ile akneye neden olan mikropları öldürecektir.
Ciltteki lekelere: Dörtte bir litre suya, üç çorba kasığı elma sirkesi ekleyip, kaynayıncaya kadar ısıtın. Başınıza bir örtü örtüp, yüzünüzü buhara tutun. Yâri yarıya sulandırılmış elma sirkesi ile yüzünüzü silin. Haftada iki kez tekrarlayabilirsiniz.
Varisli damarlara: Bir bezi elma sirkesine batırıp sıkın. Bezi varisli bölgeye sarın ve 30 dakika bekletin. Bu süre içinde bacaklarınızı yukarı kaldırarak dinlendirin. Sabah-aksam tekrarladığınız da varislerde azalma olduğunu göreceksiniz.
Zayıflamak için: Bir bardak suya bir-iki kahve kasığı elma sirkesi ve bir kahve kasığı bal ekleyip, karıştırın. Bu karışım uygun bir rejimle birlikte kullanıldığında, düzenli kilo vermenize katkı sağlar.

Kaynak: hurriyet.com.tr
picture: deviantart

Spider (2002)

Türkçe Adı: Örümcek
Tür: Dram / Gizem
Yönetmen: David Cronenberg
Süre: 98 dakika
Oyuncular: Ralph Fiennes, Miranda Richardson, Gabriel Byrne, Lynn Redgrave, John Neville, Bradley Hall, Gary Reineke, Philip Craig
Dennis Cleng (Ralph Fiennes), uzun süreli psikiyatrik tedavi sonucu, yaşadığı yere geri döner. Akıl hastanesinden onu Peggy Sokağı’nda bir bakım evine gönderirler. Burada bayan Wilkinson, tedavisi tamamlanan akıl hastalarının hayata adapte olabilmeleri için yardımcı olmakta, gelişme gösteremeyenleri de rapor ederek geri göndermektedir.

Dennis Cleng, yaşadığı sokaklarda dolanırken, eski anıları canlanır. Bir yandan sokaklarda dolanacak, bir yandan da düşlerindeki çocukluk yıllarını izleyecektir…

Babası Bill Cleg(Gabriel Byrne), su tesisatçısı olarak çalışmaktadır. Ev hanımı olan annesi Bayan Cleg(Miranda Richardson), Dennis’e örümcek diye hitap etmektedir. Dennis, sürekli olarak iplerle oyun oynamakta ve annesinin anlattığı örümcek hikâyesinden etkilenmektedir.

Evde akşam yemeği hazırlığı yapılmıştır. Bayan Cleg, bu nedenle Dennis’e babasını çağırmasını söyler. Onu aramak için bara giden Dennis, pavyon kadınlarının kısa süreli eğlencesi olur. Geri döndükten sonra, Yvonne isimli hayat kadını ile annesi arasında eşleştirmeler yapacak, hayallerinin etkisi altından bocalamaya başlayacaktır.

2002 yılında gösterime girmiş olan filmde Ralph Fiennes, şizofren rolüne iyi adapte olmuş. Filmin geçtiği yer, soğuk ve bunaltıcı ortam sağlanarak iyi sahnelenmiş. Gabriel Byrne, kötü ve iyi kadın rollerini o kadar iyi kavramış ki, bir süre iki karakteri eşleştirmede zorlanıyorsunuz.

Spider, dramla iyi yoğrulmuş ve popülaritesi gizli kalmış bir gizem filmi. Ülkemizde film konusunda bilgi sahibi pek fazla kişi olduğunu sanmıyorum. Psikolojik filmlerden hoşlananlar için iyi olduğu düşüncesindeyim.

Filmin yönetmeni David Cronenberg, 2005 yılı A History of Violence (Şiddetin Tarihçesi) ve 2007 yılı Eastern Promises (Şark Vaatleri) filmlerine de imza atmıştır. Cronenberg, şiddet ve gerilim türü yapımlarla daha fazla ön plana çıkıyor.

Emre Türker

picture: impawards

28 Aralık 2008

Karpuz ve Faydaları

Yaz aylarının en sevilen meyvelerinden biridir. Kabakgiller sınıfına giren karpuzun olmuşu, toprağa temas eden yerinin beyaz ve yeşil olmaması, açık sarı renkte olması, renginin parlak değil mat olması, hafifçe kabuğu kazındığında yeşil kısmının kolayca çıkması (satıcı ile papaz olmamak için, alışveriş sırasında kazımak iyi bir yol olmasa gerek) satın alırken öneridir. Babam genelde kabuğuna 2-3 tokat atıp, biraz da elinde tartıyor, çok da başarılı diyebilirim. Dediğine göre, dolu teneke kutusu hissi vermeli ve çok ağır olmamalıymış. Benim bu konuda çok başarılı olduğum söylenemez.

Karpuzun yemekten hemen sonra yenmesi, sindirim zorluğuna sebebiyet verebiliyor. Bu yüzden meyvenin tüketimi, ya yemekten önce, ya da yemekten en az 1-2 saat sonra uygun olabilir.

Kırsal bölgelerde, kabukları büyükbaş hayvanlarına veriliyor. Aslında besin değerinin en yüksek olduğu yer, karpuzun kabuğudur. Hal böyleyken, galiba hayvanlar işini biliyor. Bizim de yapmamız gereken, sulu bölgenin hemen altındaki beyaz sert bölgeyi de mümkün olduğunca tüketmek olacaktır. Ayrıca çekirdeği de çok faydalıymış, duyurulur.

Anlayabileceğimiz Dilden Faydaları:
· Bol miktarda C ve B vitamini içerir.
· Kansere karşı koruyucudur.
· Kan basıncı ve kalp fonksiyonlarını düzenler.
· Lif kaynağıdır. Büyük çoğunluğu su olduğundan böbrek çalıştırıp idrar söktürür.
· Böbreklerde oluşan taşların düşmesinde fayda sağlar.
· Yağ ve kolesterol içermez. Bu nedenle rejim yapanlara önerilir.
· Zindelik ve enerji verir.


Emre Türker

picture: deviantart

Mutlu Yüzler Yardım Grubu

Böyle bir grup mu vardı? gibi bir düşünceye kapılabilirsiniz. Aslında amaç, 3 yıl kadar hizmet verdiğim bir şirkette, yardıma muhtaç kişi ve kurumları bulup, “bir elin nesi var, iki elin sesi var” düşüncesini yaymaktı.

Değer verdiğim çalışma arkadaşım ve bir süre bizim bölgeyi kontrol eden yöneticimiz Sakine’ye, yardımla ilgili fikrimi sunmuştum. Yardımlarımız ortada değil de, kalpten ve gizli olsun gibi düşünceyle hareket etmek istemiştik. Fakat ortada para toplamak gibi zor bir durum söz konusuydu. Eğer büyük şirketlerin birinde çalışıyorsanız, para toplamak gizli kapaklı yapılabilecek bir şey değil. İnsan kaynaklarımız, şirketin de yardım projeleri olduğundan konuyu herkese yaymayı doğru bulmamış, grup içinde hareket edebileceğimizi söylemişti. Bu da yeterli diyebilmiştik. İsteğimiz, yardımı tarafımızdan ulaştırabilmekti.

İlk yaptığımız çalışma, grup oluşturmak oldu. Adını Mutlu Yüzler Yardım Grubu koymuştum. Bölge içinde mailler yoluyla arkadaşlara ulaşıp, düzenli para verebilecek arkadaşlar aradık. İlk tepkiler, beklediğimin üzerinde oldu. Konuyla ilgili olarak, Omurilik Felçlileri Derneği ile bağlantıya geçerek ihtiyaçlarını belirledik. Bizim aklımız hep tekerlekli sandalyeye gidiyordu ama meğer o kadar çok ihtiyaç malzemesi varmış ki, şaşırıp kalmıştık. Yetişkinler için Altbezi, sonda gibi malzemeleri buradan öğrenmiştim. Çevremizden en uygun fiyatları belirleyip malzemeleri temin ederek, birebir derneğe teslim etmiştik. İsmi gibi kalbi de Harika Hanım, bizi hep güler yüzle karşıladı. Onun bu dernek için özveriyle yaptıklarına kalpten saygı duyuyorum. Bundan sonrası benim için çok zor olmuştu. Yeni bir işim vardı sanki. Yardım etmek isteyen herkesten bir şekilde para toplamak, onların muhasebesini tutmak, faturaları delil olarak saklamak ve bunları grup ile paylaşmak. İnanın, iş hayatımdan daha fazla zevk veriyordu. Para toplamak için Sakine’nin yaptıklarını anlatmakla bitiremem. Diğer destek olan arkadaşlarımın adını vermeyeceğim. İsim vermek, değeri düşürdüğü kanaatindeyim. Zaten grubumuzun büyük çoğunluğu da aynı fikirdeydi. Bu nedenle onları sadece saygıyla anıyorum.

Kurban bayramı, Müslümanlar için kutsal bir bayramdır. Gerçek amacı ibadet ile birlikte paylaşmaktan geliyor. Grup adına Lösev’e kurban bağışı yaptık. Lösev’e üye olmaktan büyük onur duymuşumdur.

Kullanmadığımız kıyafetler ve eşyalar ne olacaktı? Bunları da düşündüm ve kullanılmayan malzemeleri, çevremden ve grubumdan toplayarak, İstanbul Büyükşehir’in desteklediği Kadın Koordinasyon Merkezi’ne ulaştırıyorduk. Onların yaptığı zor ve büyük emek isteyen bir çalışmadır. Neden mi? Sizin verdiğiniz kıyafetlerin hepsini yıkıyorlar, sökükleri dikip onarıyorlar ve bedenlere ayırıp özenle hazırladıkları listelere göre dağıtmaya çalışıyorlar. Yöneticilerinin bana söylediği ve dikkatimi çeken bir şey vardı. “İnsanlar, kendi kullanmak istemedikleri şeyleri vermeyi biraz farklı algılıyorlar. Bize neler geliyor anlatamam. Kırılmış cam gibi çöpleri dahi, bir bağışmış gibi bize toplatıyorlar.” İnanabiliyor musunuz? Onlar sırf verdiklerinizi alabilmek için ayağınıza kadar gelirken, bunu fırsat bilip insanlar çöplerini toplatmaya çalışıyor. Pes diyorum…

Kişisel bağışlar ve kıyafet toplama işini çevreme de yaymıştım. Gruptan bazıları, bunu kendi çevrelerinde de yaygınlaştırarak işleri biraz arttırmışlardı. Adak vermek isteyen, aklında derneklere ulaşma düşüncesi olan herkese ulaşmaya çalışmıştım. Karşılığında, derneklerden aldığım makbuzu teslim ediyordum. Sevgili babam, bu konuda beni ciddiyetle uyarmıştı. “Yardım etmek isterken, insanların içindeki fesatlıklara yenik düşmemek için, her yaptığını belgele. Yoksa kaş yapayım derken göz çıkarırsın.” Teşekkürler baba. Sayende, hiçbir yardımın hesabını vermek zorunda kalmadım.

Şirketimiz, her sene olduğu gibi birtakım planlarını bizimle paylaştı. (Konu bizim için olumlu değildi.) Sorun bundan sonra başladı. Maddi sıkıntı telaşı başladı ve grubumuz dağıldı. İçten olduğuna inandığım arkadaşlarıma “lütfen şahsi olarak bu yardımı hiçbir zaman bırakmayın” dedim. Eminim şu an onlar bu geleneği halen sürdürüyordur. Buna kalpten inanıyorum.

Kişisel yaptığım yardımların içeriğine girmeyeceğim. Yaptıklarım bende kalmalı. Yoksa ne anlamı olur ki!

Tavsiyem, hiçbir zaman yardımlarınızı gösteriye dönüştürmemeniz. O zaman yaptıklarınızın hiçbir anlamı kalmıyor. Çıkar amaçlı yapılan yardımları cebinize, gizli ve içten yapılan yardımları ise kalbinize olan yatırım olarak görüyorum.

Şimdi sizlerden para istemeyeceğim. Ben ne bir derneğim, ne de bir resmi kurum. Sadece sizlerden özveri rica ediyorum. “Şuraya verdiğim paraları Allah bilir kim yiyor” düşüncesiyle hareket ederek, bir yere varamayız. Ben bu düşünceyi, zaten içten olmayan davranış olarak görüyorum. Belki içten yaptığınız yardımlar, birilerinin farklı amaçla cebine gidiyor olabilir, bunu çoğu zaman kesin olarak bilemeyiz ama sizin ruhunuz doğru yoldan doyuyor, buna inancım kesindir. Eğer yardım etmekse amaç, bunu kendi çabanızla da başka aracı sokmadan gerçekleştirebilirsiniz. Özellikle Omurilik Felçlileri Derneği, her bağış sonrası makbuz kestiği gibi, isterseniz yardım teslimatı zamanı sizleri emin olmanız için davet edebiliyor. Ama bunu tavsiye etmem. Çünkü birebir teslimat sırasında, kişilerin onuru kırılabiliyor.

Acaba hepimiz dostça elimizi birbirimize kalpten uzatsak, ülkemiz şimdi nerede olurdu? Biz hala ekranlarda birbirimizin foyasını çıkarmak için uğraşıyoruz ama yararlı olanları belki hiç izleyemiyoruz. Çünkü faydalı şeyler pek reklam getirmiyor.

Sizlere, ulaştığımız derneklerin adreslerini veriyorum. Umarım sizler daha fazlasını bulur ve el uzatırsınız. Birlikten kuvvet doğar. En kuvvetli biz olalım. Saygılarımla…

Emre Türker


Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği
Açıklama – Elden para bağışı kabul etmiyorlar. Para yardımı için hesap numaralarına yatırmanız gerekiyor. Elden malzeme götürmek istiyorsanız, telefonla arayıp ihtiyaç malzemelerini sorun ve adreslerine götürün. Size, karşılığında aldıkları şeylerin makbuzunu vereceklerdir.

Adres : Ataköy 7-8. Kısım Mimar Sinan Villaları Karşısı,
Rekreasyon Alanı Afet Yönetim Merkezi Arkası Ataköy-İSTANBUL
PK: 34750
Tel: 0 (212) 661 16 61
İnternet Adresi: www.tofd.org.tr/


Kadın Koordinasyon MerkeziAçıklama – Giysiden mobilyaya kadar verdiğiniz her malzeme, elden geçirilip ihtiyaç sahiplerine teslim edilmeye çalışılıyor. Eşyalarımı nasıl götürürüm diye düşünmeyin. Onlar verdiğiniz adrese en geç bir hafta içinde geliyorlar.
Adres : Piyale Paşa Bulvarı No:1 ( Top sahası yanı) Çağlayan İstanbul
Tel : 0 (212) 444 00 93
E-mail : bilgi@ibbkkm.org
İnternet Adresi: http://www.ibbkkm.org/


LÖSEV
Açıklama –Genel merkezi Ankara’da. Şubeleri para yardımlarını elden alıp makbuz kesebiliyor.
Benim ziyaret ettiğim, İstanbul’daki irtibat yeriydi.
İSTANBUL İRTİBAT OFİSİ
Nispetiye Cad. Başa Sk. Esen Apt. No: 11/3
1. Levent / İSTANBUL
Tel : 0 212 268 68 68
E-mail : losev@losev.org.tr
İnternet Adresi: www.losev.org.tr/

Emre Türker

27 Aralık 2008

Çörek otu (Nigella)

Akdeniz ve Anadolu'da yetiştirilen mavi çiçekli, uzun saplı bir bitkidir. Tohumları 1,5-2 mm kadar, siyah renkli, acımtırak tadındadır.

Yaklaşık 1 yıllık ömrü vardır.

Özellikle Afyon, Budur ve Isparta'da yetiştirilir. Bahçelerde süs bitkisi olarak da yetiştirilmektedir.

Gıdada, unlu ürünleri süslemek ve lezzet vermek için kullanılır.

Faydaları:

—Çörekotu yağı, kepeklenmeye ve saç dökülmesine karşı, başa sürülerek kullanılır.
—İdrar ve süt artırıcı, iştah açıcı ve adet söktürücü etkileri vardır.
—Öksürüğü hafifletir.
—İltihap giderici, ağrı dindirici ve idrar söktürücüdür.
—Devamlı kullanımda kan şekerini düşürür.
—Çörek otundaki B1, B2 ve B6 vitaminleri, birçok enzimlerin üretiminde önem taşır. Zira bunlar, savunma ablukalarını yok eder ve boyun altı bezini; dolayısı ile savunma sistemini güçlendirir. Folasidi vitamini ise, kalp ve tansiyon hastalıklarının riskini azaltır. Bunun yanı sıra hücre yenilenmesinde de lüzumludur. -Beta karotin, A, E ve C vitamini, selen gibi antioksitler vücudun savunma sistemini güçlendirir. Selen, vücudun zehirli maddeleri atmasında yardımcı olur.
— Mikrop, virüs ve mantarlara karşı öldürücü etkisi vardır.
— İfraz boşaltıcı ve solunum borusunu genişleticidir.
— Kan şekerini düşürür.
— Damar hastalıklarını önler.
— Hazmı kolaylaştırır.
— Vücuttaki zehirleri süzerek atar.
— İdrar söktürücü özelliği ile safraya iyi gelir.
— Yaraların çabuk iyileşmesini ve hücrelerin yenilenmesini hızlandırır.
— Alerjiyi önler.
— Savunma sistemini dengeler.
— Hormon sistemini ve ruh hâlini sağlamlaştırır.
— Dövülür de bir beze bağlanıp sürekli koklanırsa soğuk nezleyi giderir.
— Çörek otunun yağı saçkıran hastalığına, siğillere ve bene faydalıdır.
— Çörek otu sirkeyle haşlanır ve bununla gargara yapılırsa soğuktan ağrıyan dişlerin ağrısına faydalı olur.
— Çörek otu, alaca denen hastalığa ve sıtmaya karşı şifalıdır. Midenin şişkinliğini giderir, nefes tıkanıklığını önler.
— Çörek otu, şişkinliği, alaca hastalığını ve balgamdan doğan ve dört günde bir nöbetle gelen sıtma hastalığını giderir.
— Sirke ile macun yapılıp karın üzerine vurulursa, bağırsak kurtlarını öldürür.
— Çörek otu yağını sivilce ve benler üzerine sürmek faydalıdır. Yağı saç ve sakala sürülürse saç ve sakalı çabuk bitirir ve beyazlamasını geciktirir.
— Çörek otu ekmeğe karıştırılırsa şişkinlik yapmaz. Çörek otu, baş ağrısına, felce, yüz ve ağız felçlerine, uyku hastalığına, unutkanlığa ve baş dönmesine karşı faydalıdır.
— Midenin rutubetini kurutur, ağrı-sızıyı dağıtır, diş ağrısı için faydalıdır. Böbrek ve mesane taşlarına karşı faydalıdır.
— Cildi parlaklaştırır. Düzgün bir cilde, parlak saç ve gözlere sebep olur. Sağlıklı ve hayat dolu bir görünüm sağlar.

Not: faydalı bilgilerin büyük çoğunluğu devalokman.net den alınmıştır.


------------------------------------------------------------------


— Vücuda kuvvet ve zindelik verir; bal ile macun yapıp yenebilir. Kan yapıcıdır; her sabah kuru üzümle beraber yenmeli.
— Çocukların gaz ve sancılarında; bir miktar çörekotu tohumu, bir tane hindistan ceviziyle de dövülür ve tülbente konup, çocuğun ağzına tutularak emzirilir.
— Kadınların hayzını söktürür. Anne sütünü artırır; balla yenmeye devam edilmelidir. Unutkanlığa faydalıdır, balla macun yapılıp yenmeli.
— Mide ve bağırsaktaki gazları söker, hazmı kolaylaştırır, iştah açar; ekmek ve keklere katılırsa da şişlik yapmaz.
— Böbrekteki kum ve taşları döker; şerbeti içilir veya 4 bardak suya 3 çorba kaşığı çörek otu dövülerek konur, üzerine 1 çay kaşığı sözme bal konur. Kaynatılıp süzülür. Günde üç kere 1′er çay bardağı içilir.
— Felç ve kazıklı hummaya (tetanoz) faydalıdır; çörek otu yağı burundan faydalıdır.
— Öksürük, balgam, nefes darlığı ve romatizmaya faydalıdır; balla karıştırılıp yenir veya macun yapılır. Grip ve nezleye, baş ağrısına; yağı burundan damlatılır veya çörek otu bir müddet sirke içinde bekletildikten sonra alınarak toz haline getirilir, enfiye gibi burna çekilir veya tohumları kavrulur, tütsüsü burna çekilir.
— Kulak için, sonradan meydana gelen üşütme, rüzgâr alma, iltihap tıkanıklıklarında; çörek otu yağı kulağa damlatılır.
— Diş ağrısı ve diş iltihaplanmalarında kullanılır; çörek otu sirke ile kaynatılıp ağızda gargara yapılır.
— Bağırsak ve karındaki kurt, parazit ve solucanları öldürür; sirke ile kaynatılıp aç karnına içilir.
— Basura faydalıdır; sirke ile kaynatılıp basura sürülürse veya yakılır elde edilen külü içilir veya acı kavun suyu ile merhem yapılır sürülürse faydası görülür.
— Vücudun muhtelif yerlerinde sızısı olanlar; sabunlu sıcak su ile yıkanır, çörek otu kavrularak dövülür ve yıllanmış zeytin yağı içine konur. Bu yağ sızılı kimsenin tepesinden ayağına kadar sürülür, hasta giydirilir. Soğuk rüzgâr değmeden yatağa yatırılır, iyice terletilir. Hasta terledikten sonra sızılar geçer ve vücut ipek gibi olur.
— Sivilce, uyuz, egzama gibi cilt hastalıklarına faydalıdır; çörek otu sirke ile kaynatılıp sürülür.
— Saçları besler, kepeği önler; çörek otu yağı saçlara sürülür.
— Çörek otu tütsüsü haşereleri öldürür.
— Yorgunluk halini giderip zindelik verir.
GENEL KULLANIM
Kanser ve AIDIS bağışıklık sistemini güçlendirir. Bronkodiletatör (bronşları genişletici) dür.
Macun: 1kg bala, 200gr. Çörek otu öğütülüp karıştırılır. Bir kaba konur, üstü tülbentle örtülür. Üç gün üç gece ay ve yıldızları görecek şekilde bekletilir.Sonra bu macundan 3 çay veya 1 şeker kaşığı günde 3 kere aç karnına yenir.
UYARI: Çörek otunun balla kullanımı tavsiye edilir. Yüksek dozajda almamak gerekir.
Çizgilerle kesilmiş bölümdeki kaynak: saglikbilgisi.gen.tr


------------------------------------------------------------------



BİLİMSEL GERÇEK:

Çörek otu 2000 seneden daha uzun bir zamandır Ortadoğu ve Uzakdoğu ülkelerinde doğal bir ilaç olarak kullanılmaktadır. 1959 yılında ed-Dahahnî ve arkadaşları çörek otu yağından Nigellone bileşimi elde etmişlerdi. Çörek otu çekirdekleri içeriği %40 oranda sabit yağ, %1,4 oranında uçucu yağlar, %15 oranında aminoasitler, protein, kalsiyum, demir, sodyum ve potasyumdan meydana gelmiştir. İçeriğindeki en önemli diğer bileşimler ise thymoquinone, dithymoquinone, thymohydroquinone ve thymol’dur. Çörek otunun bağışıklık sistemi üzerindeki etkisi 1986 yılında ABD’de Dr. El-Kadı ve ekibinin araştırmaları sonucu ortaya çıktı. Bu araştırmayı dünyanın çeşitli bölgelerinde bu bitki ile ilgili farklı araştırmalar izledi. Dr. El-Kadı çörek otunun bağışıklık sistemini güçlendirici etkisi olduğunu tespit etti: Yardımcı T-hücreleri ortalama %72 oranında, doğal savaşçı hücrelerin başarı oranı ise %74 oranında artmıştır. Bazı modern çalışmalar da Dr. El-Kadı’nın araştırma sonuçlarını desteklemektedir:

Medical Immunity Dergisi’nin Ağustos 1995 sayısında, çörek otunun insan vücudunda bulunan lenf hücreleri ve akyuvarlardaki çoklu kök hücrelerin faaliyeti üzerindeki etkisinden söz edilmiştir. Bu derginin Eylül 2000 sayısında laboratuar fareleri üzerinde yapılan deneylerden hareketle çörek otu yağının cytomegalo virüsüne (CMV) karşı koruyucu etkisi olduğundan söz eden bir araştırma yayımlanmıştır. Çörek otu yağı anti virüs olma özelliği bakımından araştırılmış, virüse yakalanılan erken dönemde kazanılan bağışıklık ölçülmüş, katil hücrelerin sınırlandığı görülmüştür.

Avrupa’da yayınlanan Kanser Dergisi Ekim 1999 sayısında fareler üzerinde yapılan araştırmalarda thymoquinone bileşiminin mide kanserine etki ettiğine dair bir makale yayınlamıştır. Kanser Karşıtı Araştırmalar Dergisi’nin Mayıs 1998’de yayınladığı makalede ise çörek otu özünün kanserli tümörlere karşı etkili olduğundan söz edilmiştir. Medical Ethanol Dergisinin Nisan 2000 sayısında çörek otu çekirdeklerinden elde edilen ethanolün bağışıklık sistemi üzerindeki yüksek tesirlerinden bahsedilmiştir. Tıbbî Bitkiler Dergisi’nin ise Şubat 1995 sayısında çörek otu yağının ve thymoquinone bileşiminin beyaz kan hücreleri üzerindeki etkisi ele alınmıştır. Bu alanda daha birçok araştırma bulunmaktadır.

KONUNUN MÛCİZEVÎ YÖNÜ:

Hz. Peygamber çörek otunun her hastalığın ilacı olduğunu haber vermiştir. Şifa sözcüğü tüm hadislerde elif lam takısı olmadan nekre (yalın/belirsiz) olarak kullanılmıştır. Bu durum çörek otunda her hastalık için bir şifa payı bulunduğunu söylemeye imkân vermektedir. Bağışıklık sistemi, her hastalığı yenmek için özel bir silahı bulunan tek ve biricik nizamdır. Bu nizam, doğal bağışıklık sistemini ve hastalığa karşı özel antikorların yapılması ve savaşçı hücrelerin oluşturulması ile kazanılmış bağışıklık sistemini içermektedir.

Deneysel araştırmalar sonucu çörek otunun bağışıklık sistemini güçlendirdiği ispat edilmiştir. Hepsi lenf hücreleri olan yardımcı hücreler, antikorlar ve savaşçı hücrelerin oranı Dr. El-Kadı’nın araştırmasına göre %75 artmıştır. Süreli ilmî yayınlarda neşredilen pek çok araştırma da bu gerçeği desteklemiştir. Yardımcı lenf hücreleri iyi duruma gelip interferon ve interleukin 1 ve 2 düzeyleri artınca bağışıklık hücreleri de iyi duruma gelir. Çörek otu özünün kanserli hücreler ve bazı virüsler üzerindeki öldürücü etkisi karşısında bu iyilik hali bağışıklık sistemine de yansır. Schistosomiasis hastalığının izleri de ortadan kalkar. Bu durumda çörek otunun her tür hastalığa karşı şifa olduğu kesin olarak söylenir. Çünkü bağışıklık sistemini iyileştirir ve güçlendirir. Bağışıklık sisteminde her hastalığın çaresi bulunmakta olup bu sistem tüm hastalıkların sebepleriyle savaşır, hastalıklara karşı tam veya kısmî şifa sunma gücüne sahiptir.

Hadis-i şeriflerde böylece ilmî bir hakikat tecelli etmiştir. Bundan on dört asır önce, Allah (c.c) tarafından gönderilen bir peygamber hariç, hiçbir insanın bu gerçekleri bilmesi ve bunlardan söz etmesi mümkün değildi. Şu sözlerin sahibi olan Allah (c.c) doğru söylemiştir:

Çizgilerle kesilmiş bölümdeki kaynak: nooran.org/tr



------------------------------------------------------------------

Çörek otu bazen sade olarak, bazen de başka bir madde ile karıştırılarak (suyla, balla), bazen de tozu yaraya serpmek suretiyle kullanılır. Çilek kokulu uçucu yağı, parfüm sanayisinde kullanulır.



Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ölüm dışında hiçbir hastalık yoktur ki çörek otunda onun için bir deva bulunmasın." [Buhârî, Tıbb 7; Müslim, Selam 89, (2215); Tirmizî, Tıbb 5, (2042), 22, (2071).>

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) 14 asır önce şöyle buyurmuştu: "Şu kara tanede (çörek otu) ölümden başka her derde deva vardır."

Tâbiîn’den Katâde (r.a.): “Her gün 21 tane çörek otu alarak onları bir bezin içinde suya koyar. Bir müddet bekledikten sonra o sudan birinci gün burnunun sağ deliğine iki, sol deliğine bir damla; ikinci gün sol deliğine iki, sağ deliğine bir damla; üçüncü gün ise sağ deliğine iki, sol deliğine bir damla nezle için damlatılır.” demiştir.


Kaynakca,
Büyük Larousse,
devalokman.net
nooran.org/tr
saglikbilgisi.gen.tr
picture: deviantart

I'm a Cyborg, But That's OK (2006)

Orjinal: Saibogujiman kwenchana
Tür: Komedi / Dram / Romantik
Yönetmen: Chan-wook Park
Süre: 105 dakika
Oyuncular: Su-jeong Lim, Rain, Hie-jin Choi, Byeong-ok Kim, Yong-nyeo Lee, Dal-su Oh, Ho-jeong Yu
2006 Güney Kore yapımı olan film, dram, romantik ve komedi tarzında ama farklı bir bakış açısıyla ekrana yansıtılmıştır. Dünyayı nasıl görüyoruz? Gördüklerimizi doğru algılıyor muyuz? Aklımız bize ne gibi oyunlar oynuyor? Herkes bizim gibi mi görüyor, yoksa görülenler farklı mı yansıtılıyor?

Young-goon, aklı pek yerinde görünmeyen anneannesi tarafından büyütülmüş genç bir kızdır. Bir gün anneannesini beyaz gömleklikler alıp götürdüğü için onlara kızgındır.

Fabrikada çalışırken, bileğine elektrik kabloları bağlar ve fişi prize takar. Makinelerle iletişim kurduğunu düşünmekte ve tedavi olması gerekmektedir. Kendini bir robot olarak gördüğünden, yemek ve su gibi temel besin maddelerini reddeder. Tedavi altına alındığı hastanede Park Il-sun isimli genç bir delikanlı da hasta olarak yatmaktadır. Park Il-sun, insanların yeteneklerini çalabildiği inancını taşımaktadır.

Hastanede Young-goon’a gerçek anlamda yardımcı olan kişi, Park Il-sun’dur. Onun sözleri dinleyerek, arzularını yerine getirmeye çalışır. Yemek yemediği için de çözüm yolları arar.

Tedaviye yanıt vermeyen bir hasta, onun gördükleri, aklında yorumladıkları ve hissettikleri görsel olarak bizlere yansıtılıyor. Bu anlamda, diğer psikolojik filmlerden ayrılmaktadır. Hastalar, ne gibi hislere sahiptir? Neler düşünürler? Bir delinin bakış açısıyla bizlere aktarmaya çalışmışlar.

Güney Kore’nin son yıllarda sinema konusunda ciddi bir atak yaptığını görüyoruz. Hatta Uzakdoğu sinemasının birçok konusu, Amerikalılar tarafından görsel efektler zenginleştirilerek yeniden çekilmiştir.

Film her kesime hitap etmiyor. Öncelikle “belli bir konusu olsun ve sonu anlamlı bitsin” gibi düşünceyle seyredilecekse, pek tavsiye etmem. Tamamen serbest bir fikir ile hastanın bakış açısını yakalamaya çalışarak izlemelisiniz.

Emre Türker

26 Aralık 2008

Vitaminler ve Vitamin içeren besinler

A Vitamini (Retinol)
İşlevi- Karanlıkta görme mekanizmasında önemli bir işlevi vardır. Bağışıklık sistemini kuvvetlendirir. Diş ve kemiklerin büyümesi, normal büyüme ve üreme için gereklidir.
Eksikliği- insanda gece körlüğü ve kseroftalmiye neden olur. Yorgunluk belirtileri artar. Cilt sorunları artar.
Nelerde bulunur? Bazı balık karaciğeri yağlarında, karaciğer, kuzu ciğeri, süt ve süt ürünleri, Tereyağı, yumurta sarısı, Kayısı, kuşkonmaz, maydanoz, ıspanak, havuç, kereviz, marul, portakal, erik, domates, patates, elma, karpuz, kavun, şeftali, üzüm, mango

D vitamini
İşlevi- İnce bağırsaklardan kalsiyumun emilmesine yardımcı olur, kalsiyumu kemiklerde ve dişlerde dengeler. Bebekler ve çocukların kemik gelişimi için gereklidir.
Eksikliği- Özellikle gebe kadınlarda çok görülür.
Çocuklarda(raşitizm) çarpık bacak, kemik veya eklem yerlerinde deformasyonlar, diş gelişiminde gerilik, kaslarda zayıflık, yorgunluk, bitkinlik.
Yetişkinlerde(Osteomalazi)kaburga kemiklerinde, omurganın alt kısmında, leğen kemiğinde, bacaklarda ağrı, kas zayıflığı ve spazmları, çabuk kırılan kemikler.
Nelerde bulunur? Balık yağı, balık(özellikle somon balığı), yulaf ezmezi, yumurta, süt, tereyağı, karaciğer, et, sebzeler, güneş

C vitamini
İşlevi- Vücutta üretilemez. Kısa sürede kullanılır. Sigara ve alkol kullananların C vitamini gereksinimi fazladır. Yaraların iyileşmesini, damarların sağlıklı olmalarını sağlar. Vücudun savunma sistemini artırıcı etkisi vardır.
Eksikliği- Dişeti iltihapları ve çekilmeleri, alerjik fonksiyonlar, vücut direncinin azalması, damar sorunları ve mikrobik etkilerin artması.
Nelerde bulunur? Özellikle taze sebze ve meyveler, portakal, greyfurt, kivi, siyah üzüm, narenciye, çilek, kavun, karpuz, yeşilbiber, maydanoz, brokoli, havuç, soğan, bezelye

E vitamini
İşlevi- Antioksidan etkilidir. Alzheimer hastalığının ilerlemesini yavaşlatıyor. Yaşlı kişilerde bağışıklık sistemini güçlendirir. Hücrelerin daha uzun yaşamasını ve yenilenmesini sağlar.
Eksikliği- Çok bilinen bir belirtisi yoktur.
Nelerde bulunur? Buğday, tohumlu besinler ve yağlarında (mısırözü, ayçiçeği, fındık, susam yağı) soya fasulyesi yağı, arı sütü, ceviz, marul, tere, kereviz, maydanoz, ıspanak, lahana, mısır yağı, mısır, yulafta

K vitamini
İşlevi- Kanın pıhtılaşması faktöründe gereklidir. K Vitamini takviyesi yalnızca kanamalı hastalarda verilir.
Eksikliği- Kanama sorunu ve pıhtılaşma süresinin uzamasına yol açar.
Antibiyotik kullanımı nedeniyle bağırsakta K vitamini üreten bakterilerin ölmesi sonucu da ortaya çıkabilen bu eksiklik, göbek kanaması dışında burun kanaması, idrar ve dışkıda kan bulunması, küçük darbelerde bile morarma ve kanamalar olması, kanayan bir dokuda kanamanın durmaması ve kabuk oluşamaması gibi belirtilerle anlaşılır.
Nelerde bulunur? Ispanak, kabak, marul, yeşil domates, yeşilbiber, inek sütü, peynir, tereyağı, yumurta, kırmızı et, pirinç, karaciğer, mısır, muz, şeftali, çilek

B1 vitamini
İşlevi- Kasların ve sinir sisteminin faaliyeti için gereklidir. Sindirim, sinir sistemi, kas ve kalbin fonksiyonları için gereklidir.
Eksikliği- iştahsızlık, huzursuzluk, yorgunluk, depresyon, hazımsızlık, bellek zayıflığı ve dikkat azalması görülür.
Nelerde bulunur? Sakatat, Buğday, kepek, bira mayası, taze sebze meyve(tahıl, balık, fındık, kuru fasulye, ıspanak, karnabahar, avokado, yulaf ezmesi), koyun eti, sığır eti, balıketi, yumurta, süt

B2 vitamini
(Eksikliğinde dilde kızarma, yanma hissi, ağız çevresi ve dudaklarda kızarma, tahriş, çatlaklar, gözlerde kaşıntı, yanma hissi, katarakt oluşumu, saçların dökülmesi, çocuklarda büyüme yavaşlaması, kilo kaybı, sindirim sorunları oluşur.)
Nelerde bulunur? Karaciğer, böbrek, buğday unu, patates, et, süt, yumurta, peynir, kepek, yeşil sebzeler, havuç, fındık, yer fıstığı, mercimek

B3 vitamini
(Yetersiz beslenme sonucu deriyi sinir sistemini tutan pellegra adlı hastalık ortaya çıkar. Hücrelerin oksijeni kullanabilmeleri için gereklidir. Midede sindirimin temel taşları olan asitlerin üretimini sağlar.)
Nelerde bulunur? Bira mayası, kepek, yer fıstığı, sakatat, kırmızı et, balık, buğday, baklagiller, un, yumurta, süt, limon, kabak, incir, portakal, hurma

B5 vitamini
(Doğada bol olduğu için eksikliğine rastlanmaz. Ayrıca bir miktar bağırsaklarda da yapılmaktadır. Eksikliği kan şekerinde düşme, ellerde titreme, kalp çarpıntıya neden olur.)
Nelerde bulunur? Karaciğer, kırmızı et, tavuk, yumurta, ekmek, sebzeler

B6 vitamini
İşlevi- Sinir sistemi ve hormonların çalışmasını düzenler. Vücudun savunmasında antikor ve akyuvar oluşumunda rol oynar.
Eksikliği- Sinirlilik, cilt hastalıkları, Kas zayıflığı, anemi, ağız içi hastalıkları, kol ve bacaklarda kramplar, saç dökülmesi, yavaş öğrenme, vücutta su tutulması.
Nelerde bulunur? Muz, Somon Balığı, Karaciğer, böbrek, kırmızı et, tavuk, yumurta, ekmek, kavun, ıspanak

B11 vitamini
(Kırmızı kan hücreleri ve sinir dokularının oluşumunda aktif rol oynar. Hücre bölünmesi için gereklidir. Bu etkisi ile büyümeyi de sağlar. Anne karnındaki bebeğin sinir sisteminin gelişimi için de gereklidir. Eksikliğinde iştahsızlık, kilo kaybı, bulantı, kusma, ishal, baş ağrısı, unutkanlık, çarpıntı gibi bazı kalp sorunları oluşabilir.)
Nelerde bulunur? Karaciğer, böbrek, kırmızı et, ıspanak, marul, yumurta, ekmek, portakal, muz

B12 vitamini
İşlevi- Besinlerle veya sigara gibi alışkanlıklarla vücuda giren siyanürü etkisiz hale getirir.
Eksikliği- Anemi, iştahsızlık, çocuklarda büyüme gecikmesi, yorgunluk, sinirlilik, depresyon.
Nelerde bulunur? Karaciğer, yürek, böbrek, Sığır eti, tavuk, hindi, balık, ton Balığı, süt, peynir, yoğurt, yumurta

Kaynakca;
Büyük Larousse,
bilkent.edu.tr (Hem.Yasemin Yazgünoğlu),
genetikbilimi.com,
nutrifarma.com.tr
picture: deviantart

Eagle Eye (2008)

Türkçe Adı: Kartal Göz
Tür: Aksiyon / Polisiye / Gizem / Gerilim
Yönetmen: D.J. Caruso
Süre: 118 dakika
Oyuncular: Shia LaBeouf, Michelle Monaghan, Rosario Dawson, Michael Chiklis, Anthony Mackie, Ethan Embry, Billy Bob Thornton, Anthony Azizi, Cameron Boyce, Lynn Cohen, Bill Smitrovich, Charles Carroll, William Sadler
Eagle Eye, Amerikan hükümetinin terörist olduğunu düşündüğü bir gruba, cenaze defni sırasında emin olmadığı halde, füze atmasıyla başlıyor.

Jerry Damon Shaw (Shia LaBeouf), Copy Cabana adlı fotokopi firmasının iş ortağıdır. Yaklaşık 3 yıldır görüşmediği ikiz kardeşinin ölüm haberini alır. Banka hesabını kontrol ettiğinde 751.000 dolar bakiyesi olduğunu görür ve telaşla parayı çekmeye çalışır. Evine döner ve ev sahibi, kendisine bir sürü kutu geldiğini haber verir. Kutularda çeşitli silahlar ve kendi adına hazırlanmış pasaportlar vardır. Bilinmeyen bir numaradan çağrı alır. Tanımadığı bir kadın, 30 saniye sonra FBI’ın geleceği, kaçması gerektiğini ve aktive edildiğini bildirir.

Rachel Holloman (Michelle Monaghan), avukat yardımcısı olarak çalışmaktadır. Çocuk korosunda trompet çalan oğlunu konsere yolcu etmek için tren istasyonuna götürür. Üç arkadaşıyla barda içerken, oğlunda geldiğini düşündüğü bir telefon çağrısı alır. Arayan kadın, sokaktaki bir ekranda oğlunun görüntülerine dikkat çekerek, “onun için hayatını tehlikeye atar mıydın” gibi bir soruyla aktive edildiğini söyler.

Jerry ve Rachel, kendilerini arayan kadın tarafından bir araya getirilecektir. Telefondaki ses, nerede gitseler de, bir şekilde onara ulaşıp talimatlar vermeye başlar. Bu olaylarla, ajan Thomas Morgan (Billy Bob Thornton) ilgilenmektedir. Zoe Perez (Rosario Dawson) adında Hava kuvvetleri özel araştırmadan biri gelerek, Jerry’nin iki kardeşinin ölmeden önce onlar için çalıştığını, olayların arkasında başka bir neden olabileceğini söyler. Ajan aynı düşüncede değildir.

Bundan sonrasında karışık birtakım olaylar serisi başlayacaktır.

Eagle Eye’da terörist olarak adlandırılan grupların yine Müslümanlar arasından geldiği konusu işlenmiş. Son yıllarda Amerikan film şirketlerinin üzerine fazlasıyla gittiği bir konu olarak dikkat çekiyor. Irak ve Afganistan’daki olaylar, yapımcıların yeni hedefi olmuş. Bundan önce de, genelde Çin çeteleri ve Vietnam savaşları yoğun olarak işleniyordu. Maalesef silahları ile tüm dünyayı etkisi altına alan Amerika, yaptıklarında haklı olduğu düşüncesini her fırsatta empoze ederek, halkının hedef ülkeler konusunda sempatisini kazanmaya çalışıyor. Nefret duyguları işlenerek, sonraki nesiller şartlandırılıyor. Fakat buradaki senaryoda, hata yapılabileceği de anlatılıyor. Olumlu yönden tek artısı bu olsa gerek.

Tansiyonun ve gizemin sonuna kadar yüksek tutulduğu, seyri güzel bir yapım… Teknolojinin gelebileceği yer hayal edildiğinde, bizleri etkilemeyi başarıyor.

Emre Türker

picture: impawards

25 Aralık 2008

The Duchess (2008)

Türkçe Adı: Düşes
Tür: Biyografi / Dram / Tarihi
Yönetmen: Saul Dibb
Süre: 110 dakika
Oyuncular: Keira Knightley, Ralph Fiennes, Charlotte Rampling, Dominic Cooper, Hayley Atwell, Simon McBurney, Aidan McArdle
The Duchess, 18. yüzyılın sonlarında yaşanan gerçek olaylara dayanıyor.

Keira Knightley; güzel, karizmatik ve politikayla ilgili, Fransızca, İtalyanca, Latince bilen, sorumluluk sahibi Georgiana Cavendish’i canlandırıyor.

Yer İngiltere, yıl 1774. Devonshire Dükü (Ralph Fiennes), Georgiana’nın eşi olması için Althorph Mâlikanesi’ne gelip, Leydi Spencer (Charlotte Rampling) ile görüşüyor. Georgiana, aslında Charles Grey’den (Dominic Cooper) hoşlanmaktadır. Henüz 18 yaşına gelmemiş olmasına rağmen, majestelerinin onu eşi olarak istemesini büyük bir onur sayar ve sadece iki kez görüşmüş olmasına rağmen teklifi kabul eder. Dük, Georgiana’nın hayallerindeki gibi bir eş değildir. Nezaketten uzak, soğuk ve ilgisiz biridir. Ayrıca eşine yakınlık göstermediği gibi, sadık da değildir. Hizmetlilerinden biriyle olan ilişkisinden bir kız çocuğu dünyaya gelmiştir.

Georgiana, siyasete ilgili biri olarak Liberal Partiyi desteklemektedir. Dük, Georgiana’nın ona erkek bir varis vermesini istemektedir. Fakat iki kız çocuğu olur.

Altı yıl sonra Londra’dan uzakta Bath Şehri’ne giderler. Georgiana’nın Liberal partiyle ilgili konuşması sırasında, 3 erkek çocuğuyla birlikte kocası tarafından terk edilen Bess Foster (Hayley Atwell) ile tanışacaklardır. Dükün ilgi gösterdiğini bilmesine rağmen Georgiana, Leydi Foster ile yakın arkadaş olur ve Devonshire Malikanesi’nde kalmasını sağlayarak ona yardımcı olur. Buna rağmen Bess Foster, dük ile ilişkiye girerek çocuklarını da yanına almasını sağlar.

Devonshire’da yaşanan bu durum, Georgiana’yı olumsuz etkilemektedir. Kendisi de aşkı yaşayabilmek için, geçmişi karıştırmaya başlar. Bu durum, skandallara yol açacaktır.

18. yüzyılda kanunların, kadınlara karşı erkeklerin yanında olduğunu görüyoruz. Kadınların kendi adına istekleri olabilir ama kararları erkekler almaktadır. Dünyanın her yerinde kadınlar, yıllarca erkeklere karşı ezilmişlerdir. Toplum, bedenen güçlü yaratılmış erkeklerin yanında olmuştur. Günümüzde bile kadınların haklarını arayışı devam etmektedir.

The Duchess filminde, görsel çevre ve kostümlerin güzelliği dikkat çekici olsa da, Keira Knightley düşes rolüne pek yakışmamış. Halkın olaya bakışı, rahatsız edici yaşananların gölgesinde kalıyor. Kadınların ezikliği konusu hariç, hiçbir karaktere karşı yakınlık gösterilemiyor. Her bir karakter, kendi adına haklı gibi duruyor. Olay böyle gelişince, sadece görsellikten etkileniyorsunuz ama konu akılca kalıcı olmuyor.

Emre Türker

picture: impawards

24 Aralık 2008

Kate & Leopold (2001)

Türkçe Adı: Büyülü Çift
Tür: Komedi / Fantastik / Romantik
Yönetmen: James Mangold
Süre: 118 dakika (123 dakika kesintisiz)
Oyuncular: Meg Ryan, Hugh Jackman, Liev Schreiber, Breckin Meyer, Natasha Lyonne, Bradley WhitfordYönetmenliğini James Mangold’un üstlendiği 2001 yapımı film, geçmiş ile günümüz arasında eğlenceli bir bağlantı şeklinde geçiyor.

Yıl 1876. Albany Dükü Prens Leopold (Hugh Jackman)’in, halk arasında yapılan bir konuşma sırasında, elinde küçük bir makineyle fotoğraf çeken bir adam dikkatini çeker. Leopold, insanların yararı için birtakım icatlar üzerinde çalışmaktadır. Fakat babası, ailesinin durumunun gittikçe kötüye gitmesi nedeniyle onun zengin bir kadınla evlenmesini ister. Bir tanışma toplantısı düzenlenir ve bu toplantıda fotoğraf çeken adamı yine görür. Bu sefer peşini bırakmayacaktır. Henüz yapım aşamasındaki Brooklyn Köprüsü üzerine çıkarlar adam aşağıya atlamak isterken, Leopold onu yakalar. Fakat köprünün kırılan tahtasından ikisi de aşağıya düşer.

Günümüz yüzyılına gelmişlerdir. Evdeki tıkırtılarından dolayı, alt komşusu ve eski kız arkadaşı Kate McKay (Meg Ryan), Stuart Besser’ı arar. İki evin içine, yangın merdiveninden geçilebilmektedir. Stuart, Kate’e zamanın kanatlarında bir yarık bulduğunu, bu sayede geçmişe gittiğini ve asansörü icat eden Albany Dükü Prens Leopold’ın da kendisini izleyerek oraya geldiğini söyler. Ortalık biraz karışacaktır.

Asansörlerde sorun yaşandığından dolayı kaza geçiren Stuart, Kate’den Leopold’a göz kulak olmasını ister. Kate, zamanda yolculuk gerçekleştiğine inanmamış, ama bir şekilde Leopold ile yolları kesişmeye başlamıştır. Leopold’un ilginç tavırları, olayların rengini değiştirecektir.

Filmde serpiştirilmiş olarak artan bir sorundan bahsediyor. Zaman ilerledikçe insanların birbirine olan saygısı ve hoş görüsü azalıyor. Karşı cinse olan nezaket, yerini taktik sayılan kandırmalara bırakıyor. Sevgi ve romantizmin yerini anlamsız bir mantık alıyor. Özellikle de düzgün, akıcı ve seviyeli konuşmaların yerine, düzensiz ve argo kelimelerle dolu sevimsiz cümleler geçiyor. Selam verirken nezaketi bırakıp söz söylemeye bile artık gerek görmüyoruz. Hatalarımızı görsek bile, özür dilemek zor geliyor. Yanlışları telafi etmek yerine, üzerini örtmeye çalışıyoruz. Otobüslerde yaşlı veya kusurlu insanlara yer vermemek için uyuyor numarasına sığınıyoruz. Kadınlara saygı ve sevgi, yerini el kol şakasını bırakıyor. Oysaki saygısızlık ettiğimiz bu kadınların, bir gün bizim de çevremizdeki yakınlarımızın başına gelebileceğini maalesef unutuyoruz. Horace’den bir söz; “İyi insanlar erdemi sevdikleri için kötü şeyler yapmaktan nefret ederler. Kötü insanlar cezalandırılmaktan korktukları için kötü şeyler yapmaktan nefret ederler.”

İnsanların anlattıklarını dinlerken, sözlerin bir kısmına takılıp cümlenin anlamını düşünmüyoruz. Yani o kadar tedirginiz ki, kime inanacağımızı bilmiyoruz. Filmde yaşanan bir diyalogda şu sözler geçiyor:
“Köpekler renkleri göremezler. Onlar renk körüdür. Tıpkı zamanı göremediğimiz gibi. Zamanı hissedebiliriz. Geçtiğini fark edebiliriz ama onu göremeyiz. Ben kimsenin göremediği yarığı gören adamım. Ben gökkuşağını gören köpeğim. Ama başka hiç bir köpek, bana inanmıyor.”

Zamanda yolculuk teknik olarak mümkün değildir. Fakat insanoğlunun yaşamında birçok imkânsızlık, deli olarak görülen deha sahiplerinin elinde mucizeye dönüşmüştür.

Emre Türker

picture: impawards

23 Aralık 2008

Hayalbemol

Hayalbemol; hayalleri üst seviyeye çıkarmak, hayallerin büyümesi ve büyük hayaller anlamına gelen, tarafımdan Aralık 2008’de geliştirilmiş bir kelimedir.

Hayal; yön verilebilen ve özlenen rüyalar, düşünülen konular üzerinde akılda canlandırılmış görüntülerdir. Bemol, müzikte kullanılan bir tonlamadır. Sözlük tanımıyla; “Bir sesin yarım ton kalınlaştırılacağını gösteren nota işareti”. Müzik, duygu ve düşünceleri uyumlu seslerle işitsel olarak yansıtmanın bir şeklidir. Hayalbemol oluşumunun açıklaması bunlara bağlı olarak, yön verebildiğimiz hayallerin taslaklarını hazırlarken, parçalara ayrılmış rüyaları, bütünleşmiş ve genişletilmiş şekilde uyarlamaktır.

Öyle şeyler hayal ediyoruz ki, kiminin tarifini kelimelerle dile getiremeyip iç geçiriyor, kimini de uygulama öncesi kendimize saklayarak projeler üretiyoruz. Hayaller bazen tehlikeli de olabiliyor ama vazgeçmek aklımızın ucundan bile geçmiyor. İnsanoğlu, hayal kurabildiği takdirde kendini geliştirebilmektedir. Hayallerin var olmadığı bir toplum, monotonluğun esirinde yerinde sayar. Öyle hayaller var ki, büyüdükçe güç kazanır. Hayaller gerçekleştikçe düşünceler bir kademe daha yükselir. İstekler daha büyük ağırlıkta titreşimler yayar. Yapılan sunumlar kitleleri etkiledikçe, beden daha fazla heyecanlanır.

Heyecanını kaybetmiş hayaller, filizlenme sırasında topraktan çıkamadan kurumuş bir çiçeğe benzer. Her zaman var olmuştur ama ışığa ulaşamadan karanlık çıkmazlara sürüklenmiştir. Heyecan, hayallerin sağ koludur. Işık daima güneşten gelir. Hayatın aynasıyla ışığı yansıtmayı başarabilmiş dahiler, toplumu karanlıktan çıkaracaktır. Dolayısıyla karanlıkta ışık aramak doğru değildir. Enerjinin nerden geldiğini bulup, doğru kullanarak çözüme ulaşılabilir. İnanılan hayaller, bedenin ruhtan ayrılmasıyla hala ortaya çıkamamışsa bile, varlığını sürdüren tohumlar sonraki nesilleri etkileyebilir.

Hedeflediğim düşünceler, hayalbemol seviyesinde huzura kavuşacak, böylece hep baki kalacak…

Emre Türker

22 Aralık 2008

A Beautiful Mind (2001)

Türkçe Adı: Akıl Oyunları
Tür: Biyografi / Dram
Yönetmen: Ron Howard
Süre: 135 dakika
Oyuncular: Russell Crowe, Ed Haris, Jennifer Connelly, Christopher Plummer, Paul Bettany, Adam Goldberg, Josh Lucas, Anthony Rapp, Jason Gray-Stanford, Judd Hirsch, Austin Pendleton
2001 yılında gösterime giren filmde Russell Crowe, Batı Virginia'lı matematik dehası John Nash’i canlandırıyor. Alicia Nash (Jennifer Connelly), hayatının her anında destek olan aşkıdır. Josh Lucas (Martin Hansen) ise, okuldaki en büyük rakibi ve onu Go oyununda yenen kişidir. Yıl 1947, Princeton Üniversitesi…

Nash, penceresinden dışarıya bakarken, Charles Herman (Paul Bettany) adında biri yanına gelip oda arkadaşı olduğunu söyler. Genelde pencerelere formüller yazıp incelemek, John Nash’in sık yaptığı çalışma şekillerinden biridir. İçine kapanık, duygusal yönü mantığının fazlasıyla gerisinde kalmış ve eleştirilerini dışa rahatlıkla vuran biri olduğundan, çevresiyle uyum sağlayamamaktadır. İnsanlardan pek hoşlanmadığı gibi, okuldaki dersleri de vakit kaybı olarak görmektedir. Bu sebepten, başarı adına görünen bir çalışma sunamamış, ciddi sorunlar ortaya çıkmıştır. Tezleri üzerine birbirinden ilginç çalışmalarla arkadaşlarının alay konusu olmuştur.

Eğlenmek için gittikleri yerde, sarışın bir kadına tüm arkadaşlarının ilgisi, bakış açısını değiştirmiş ve bu olayı çalışmaya dönüştürmüştür. “Eğer hepimiz sarışına asılırsak, birbirimizin önünü keseriz. Hiçbirimiz onu elde edemeyiz” diyerek konuşmaya başlayacaktır. Sonrasında sunduğu çalışma hayatını değiştirecek adım olacaktır.

Derslerden hoşlanmadığı gibi, ders vermekten de nefret eder. Ama bunların birinde Alicia, onun dikkatini çekmeyi başarır. Nash’in sözlerine tek yönlü bakmak yerine, ne istediğini anlamaya alışarak, en büyük destekçisi olarak yanında kalacaktır.

John Nash’in kendine aşırı güveni, kişisel problemlerinin artmasına sebep olur. Büyük dahi, çalışmalarıyla olduğu kadar, aklıyla da mücadele etmek durumundadır. Bundan sonra ne yapması gerektiği konusunda defalarca çıkmaza girecektir.

Filmi asıl etkileyici kılan, gerçek bir dahinin hayatını konu almasıdır. Gerçek hayatta John Forbes Nash, 1928 doğumlu Amerikalı bir matematikçidir. 21 yaşında hazırladığı Oyun Teorisi, Nash’in 1994 yılı Nobel Ekonomi Ödülünü kazanmasını sağlamıştır. 1958 yılında şizofreni belirtileri göstermiş, daha sonraları ise defalarca hastaneye yatıp çıkmıştır. Kendi ile mücadelesinde, eşi onu gerçek anlamda asla terk etmemiştir. “A Beautiful Mind” filminde, psikolojik sorunları perdeye aktarılmaya çalışılmıştır. Bu film sayesinde, John Forbes Nash ülkemizde tanınmış, Go Oyunu da yaygınlaşmaya başlamıştır.

En İyi Yönetmen, En İyi Film, En İyi Uyarlama Senaryo, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dallarında Oscar almıştır. Yine aynı yıl; 4 dalda Altın Küre ödülünün de sahibi olmuştur.

Emre Türker

picture: impawards

21 Aralık 2008

Konfüçyüs'ün Aşk Öğütleri

1-Tedavi edilemez derecede romantik olun.
2-Birlikte kitap okuyun, el ele tutusun ve birlikte düzenli yürüyüşlere çıkın.
3-Gülümsemeler bulaşıcıdır. Ona da bulaştırın.
4-Güvenilir bir sırdaş olun ve onu hiç kimseye şikâyet etmeyin.
5-Onun en sevdiği çiçeği, rengi, müziği, şiiri ve yazarı bilin.
6-Ona, beklemediği hoş sürprizler yapın. Hiçbir neden yokken de kart ya da küçük aşk notları yollayın.
7-Birbiriniz için özel ve gizli takma adlar bulun.
8-Ask, birlikte saçmalamaktır. Arada bir, birlikte sonuna kadar saçmalayın.
9-Kimin hakli olduğunu tartışmayın, neyin doğru olduğuna karar verin. Her tartışma sonunda barış anlaşmasını bir öpücükle imzalayın.
10-Sevdiğinizi yalnızca onun duyabileceği bicimde eleştirin. Övgünüzü ise bütün dünyaya duyurun.
11-Bedeninize iyi bakin. Daima sağlıklı ve dinç olmayı hem kendinize ve hem de ona borç bilin.
12-Bir kucaklaşmadan ilk ayrılan siz olmayın.
13-Eş seçmek kitap seçmeye benzer, iyi tasarlanmış bir kapak ve cilt ilginizi çekebilir. İçeriği sağlam olmadıkça sonunu getirmek zordur.
14-Aşk için evlenin. Hem eşinizin hem de kendinizin en iyi arkadaşı olun.

picture: deviantart

20 Aralık 2008

Jacques BREL'den


Serüvene koşmak için trenler bekliyorsan,
Günesi yakalayıp gözlerine yerleştirmek için
Beyaz yelkenlerin gelip seni almalarını bekliyorsan,

Yarına inanmak için günbatımına,
İyi kalpli görünmek için zayıflığa,
Ve güçlü görünmek için öfkeye ihtiyacın varsa;

Demek ki,
Hiçbir şey anlamadın!

Jacques BREL

The Bucket List (2007)

Türkçe Adı: Şimdi Ya da Asla
Tür: Macera / Komedi / Dram
Yönetmen: Rob Reiner
Süre: 97 dakika
Oyuncular: Jack Nicholson, Morgan Freeman, Sean Hayes, Beverly Todd, Rob Morrow, Alfonso Freeman, Rowena King
2007 yılında gösterime giren film, Carter Chambers rolündeki Morgan Freeman’ın sesinden, seyir zevki yüksek görüntülerle ve harika sözlerle başlıyor:
“İnsan hayatının özünü kavrayabilmek zor iştir. Kimileri bunun, insanın geride bıraktıklarıyla ölçüldüğüne inanır. Bazıları için ölçü, inanç ve sadakat, bazıları içinse sevgidir. Diğerleri de hayatın hiçbir anlamı olmadığını savunur. Bana gelince, ben insanın kendisini, onu örnek almış diğer insanların mertebesinde ölçtüğüne inanırım.”

Edward Cole (Jack Nicholson), çok zengin biridir. Yapılan bir mahkemede, hastanesindeki odalarda hasta sayısının en az iki olması gerektiğini savunurken rahatsızlığının ortaya çıkması, onu Carter Chambers ile bir araya gelmesini sağlayacaktır. İkisi de doktorların kurtulma şanslarının pek mümkün olmadığı çaresiz kanser hastalığının pençesinde, hayatlarının son anlarını yaşamaktadır.

Hastanede bile paranın kişilere olan ilgiyi arttırdığını, fakat gerçek anlamda yalnızlığa çare bulmadığına şahit oluyoruz. Edward’ın Carter’dan öğreneceği çok şey olacaktır. Aynı odada kalan bu iki emektar, geçmişlerini, yapılanları, arzularını ve beklentilerini sorgulayacaktır.

Carter, yaşamak için ne kadar zamanının kaldığını öğrenince, ölmeden önce yapmak istediklerini yazdığı listeyi buruşturup atar. Ama Edward listeyi bulup okuyacaktır. Böylece o da yapmak istediklerini listeye ekleyecek “Asla geç değildir” sözüyle hastanedeki deneylerden vazgeçip hayallerini gerçekleştirmek için yola çıkacaklardır.

Listeden;
Muhteşem Bir Manzara Seyret
Tanımadığın Birisine Karşılıksız Yardım Et
Dünyanın En Güzel Kızını Öp
Gözlerinden Yaş Gelene Kadar Gül

Hayatta satın alamayacağımız şeyler nelerdir? Aslında bu listede, genelde parayla yapılabilecek ve parayla kazanılamayacak konulardan bahsedilmiş. Mutlu olmak için bazen, emeğin farklı bir şekilde harcanması gerekiyor. Hatalarımızla yüzleşmek korktuğumuz için, kaçmayı tercih ediyoruz. Bu dünyada iz bırakanlar, emeklerini insanlık için harcayanlardır. O yüzden genellikle büyük insanlar olarak bahsettiğimiz kişilerin biyografilerinde, çok para kazanmışlar değil, bakış açıları ve uygulamaları yarar sağlayanlar etkili olmuştur.

En önemli zaman dilimi, atılımların yapıldığı dönemdir. Mutluluk sağlamayacak ama çok kazanç sağlayacak hayati kararlar, peşinden koşarak yorulmaya değmeyecektir. Cebimizi doldurmaktan vazgeçip hayallerimize atıldığımızda, inancımızı korumamız gerektiğini düşünüyorum. Huzurun olmadığı yerde bulunduğumuz sürece, yardımlar kalıcı olmayacaktır.

Ömür dediğimiz yolculuğun ne kadar olduğunu hiçbirimiz tam olarak bilemiyoruz. Bazen tahmin ediyoruz, bazen de tahminlerimizde yanılıyoruz. Kimi zaman, cümlelerdeki virgüller arasında gezerken, imla işaretlerini unutuyor ve noktayı koymak üzereyken, vazgeçiyoruz. Oysaki noktayı koymanın hayatımızın sonu olduğunu belki de hiç bilemeden kalemi devrediyoruz.

Hayatın anlamı konusunda, aklınızı olduğu kadar kalbinizi de sarsacak bir film. Bence The Bucket List, Jack Nicholson ve Morgan Freeman’ın en iyi finali olmalı…

Emre Türker

picture: impawards

19 Aralık 2008

Beklenti

Çocukluğumuzda kurduğumuz hayaller, gerçekleşmesi gereken şeylerdir. Büyüdükçe, toplum bize genellikle hayalin gerçeklerden uzak olduğunu öğretir. Görmek istediklerimiz burnumuzun ucundayken, arayışımızı sürdürmekten vazgeçeriz. Zirveye ilk varan olmaktan uzaklaşarak, tepeden bir elin uzatmasını bekleriz, ama bence daha çok bekleriz.

Vahşi yaşamda hayvanlar, doğumundan hemen sonra kendi başlarına ayağa kalkar. Bazıları topluluk halinde bulunsa da, yaşamak için kendilerini hızla geliştirmek zorundadır. Kiminin ömrü öyle kısadır ki, güneşin doğuşu ile batışı arasında hayatının her yönünü belirleyebilmelidir. Peki, bizim ne kadar vaktimiz olduğu ne malum? Hayatta ne kadar zamanımız kaldığını bilsek, cesaretimiz ne şekilde yön değiştirirdi?

Bizler, birçok canlıdan daha şanslı olduğumuz halde, seçeneklerimizi belirleme konusunda yetersiz kalıyoruz. Ailesinden hayatı boyunca destek görenler, yardım almadan eyleme geçmeyi başaramayabilir. Üniversitede okuyan öğrencilerden ailesi ile yaşayanlarla, ailesinden uzak kalanlar arasında yapılması gerekenler değişkendir. Ailesi ile kalan evine gidip yemeğin önüne gelmesini bekler ve açlığını giderdikten sonra çalışmalarına geri döner. Oysa yalnız kalan, yeterli de maddi destek görememişse, karnını doyurmak için alışveriş yapmalı, yemek hazırlamalı ve başarılı olmak için çalışmalıdır. Yalnız yaşayanlar, derslerde yüksek ortalamalar tutturamayabilir ama başarı notunu belki daha rahat yakalar. Daha başarılı olmak; çok kazanmak ve para içinde yüzmek değildir. Nasıl yaşayacağını, zor durumdan nasıl çıkabileceğini ve problemlere çözüm odaklı nasıl yaklaşacağını bilmek demektir. Çünkü başarının lezzetini tadan, zorlukları aşarak yol alandan başkası değildir. Yani önemli olan, çıkmaz görünen karanlık sokaklardan geçerken, sokak lambasının yanmasını beklemek değil, karanlığa karşı fener bulundurmak ya da harekete geçmek için yön tayin edebilmektir.

Mutlu olmadan ve gülümsemeden sonuca ulaşmak, yalnızların işidir. Sonuç her zaman tatmin etmeyecektir. Sempatik insanlar, tercih edilme konusunda önceliklidir. En tepeye ulaşan yalnızlar, kazanmaktan zevk alamazlar. Hani deriz ya, “bu adamda bu kadar para var ama suratında hayır yok”. Böyle insanlar, yalnız kazanır ve yalnız ölür. Ne beklentisi vardır, ne de kendisinden beklenileni… Beyazıt Öztürk, show dünyasında en takdir ettiğim kişidir. Onun sıkıntılarını da mutluluklarını da merak etmişizdir. Çünkü yapmacıklıktan uzak, çalışmayı seven, beklentileri olan ve bekleneni veren birisidir. Zirveye ulaşmak için çalışmış, her anını paylaşmış, yardımlarını gösterişe dönüştürmemiş ve bu yönüyle ekrandaki tüm farklı düşüncelerin takdirini kazanmıştır. Yıllarca programının gözden düşmemesi bu yüzdendir. Walt Disney’in bir sözü var, “İnsanları eğitip, eğlendiklerini ümit edeceğime, onları eğlendirip bir şeyler öğrendiklerini ümit ederim.” En kalıcı bilgiler, mutlu yüzlerin ardından gelenlerdir.

Paylaşmanın önemini birçoğumuz bilir, ama uygulamaya gelince tökezleriz. Kazandıkça beklentilerimiz egomuzu tatmin etmeye başlar, kazandırmak zor gelir. Yolun karşısına geçmek için birlikte yürümekten çok ezip geçmeyi tercih ederiz. Temkinli olmak nedir? Sözlük anlamıyla bir işin sonunu düşünerek ölçülü davranmaktır. Yolun karşısına geçiş örneğinde; trafik ışıklarına uymak, yolun emniyetinden emin olmak, yanındaki kişiye gerekirse izin vermek ve kontrollü olarak hareket etmenin sonucu, tedbirli bir şekilde karşıya ulaşmak olacaktır. Böylece toplum içinde hareket etmeyi öğrenir, hem kendi irademizle ilerler ve hem de mutlu oluruz. Bizden beklenilen budur. Eğer belediye başkanı olsaydık, yolun emniyetini inceleyip, gerekirse geçit yapmayı ve sorun varsa çözümü düşünürdük. Belediyenin bizden beklentisi ise, ilk başta belirttiğimiz temkinli davranışla beraber, problem yaşandığında bildirmek olacaktı. Anlatmak istediğim, herkesin bir görevi var ama sonuçta yaradılış olarak hepimiz eşitiz. İdeallerimiz ise, çizdiğimiz rotaya göre değişir.


Kızılderililerden Ute Kabilesi’nin bir sözüdür: Arkamda yürüme, ben öncün olmayabilirim. Önümde yürüme, takipçin olmayabilirim. Yanımda yürü, böylece ikimiz eşit oluruz.

Emre Türker

picture: deviantart

18 Aralık 2008

Cengiz Çekil’e Farklı Bakış



Gördüğüm ilk gerçek sanatçı… Onu televizyonlarda kendini reklam ederken göremezsiniz. Çoğunuzun adını bile duymadığı, fakat sanat şöhreti ülkesinin sınırlarını aşmış, yorulmayı bilmeyen bir adamdır Cengiz Çekil.

Kız kardeşi yaşamı boyunca hep hayranlıkla ona bakmış, yatılı okulun ardından yüksek tahsil için ülkeden çıkışıyla özlemini çekmiş. Kendisini, İzmir’in Şirinyer’inde, parkın yakınındaki evinde, saatlerce heykellerin üzerinde çalışmalarıyla tanımıştım. Onun taşıt olarak kullandığı motosikleti, benim ilk gördüğüm motorlu iki tekerlekliydi. Çocukluğumun kalıcı oyuncağı tahta arabamı o yapmıştı. Hatırladığım ilk zekâ oyununu, o hediye etmişti.

Cengiz Çekil’in kütüphanesini, şehir kütüphanesine tercih ederdim. Eski bir gramofon, tuşlarına dokunmaktan keyif aldığım daktilosu ve itinayla dizilmiş kitapları… Oradan saatlerce çıkmak istemezdim. Herkese ağzıma geleni söyleyip şımarıklık ederken, karşısında el pençe divan durur, sözlerinin her kelimesini dikkatle dinlerdim.

Babası eski ama iyi bir saatçiydi. Keyfine düşkün, kahvesini yudumlarken bahçede oturmaktan hoşlanan biriydi. “Çok önemli bir adamdı, keşke daha fazla tanıma şansım olsaydı” der Cengiz. Babasına hayranlığından olsa gerek, sonradan eski saatleri tamir edip saklayarak anısını tazelemişti. Babasının sonradan kömür deposu olarak kullandığı küçük kulübede, birkaç saat bulmuş ve kendimi şanslı hissetmiştim. Cengiz, ailesini görmek için ne zaman ziyarete gelse, bahçedeki dalları budar, onları sular veya kendine mutlaka uğraşacak bir şeyler bulurdu. Şikâyet edenleri pek sevmezdi. Şikâyet etmek yerine, çözüm aranması taraftarıydı. Çaresizlik, belki de ona göre zayıflığın ifadesiydi. Asabiyeti, kabul edemediği yanlışlara olan kızgınlığıydı.

Önüme çeşitli kalemler, kitap, defter ve bir resim defteri koymuştu. Sanata yatkınlığımı ölçüyordu. Ben kız kardeşinin yolundan gidip, yazmayı ve okumayı seçmiştim. Nice zamanlar ardından ona okuttuğum ilk yazılarımın birçoğunu karalamıştı. “Olmamış, daha fazla çalışman gerek” dediğinde bozulmuştum, ama şimdi aslında ne kadar iyi bir eleştirmenden yorum aldığımı düşündükçe ona teşekkür ediyorum. Eşiyle ve eşinin kız kardeşiyle yaptığım sohbetler ve öğütler, beni kendi evine bağlayan başka etkenlerdi.

Arada bir iş ziyareti sebebiyle otelde değil bende kalmayı tercih ederdi. Gözleri yorgunluktan kapanıncaya kadar bir şeyler anlatır, anlatımlarının etkisi iz bırakırdı.

Nejat Uygur’un İzmir Fuarı’ndaki tiyatrosuna gitmiştim. Tiyatro önünde ünlü tiyatrocunun heykeli vardı, Cengiz Çekil imzasıyla. Gösteri sonunda teşekkür ediyordu o güzel eser için kendisine…

Çağdaş Türk Sanatı’nın büyük sanatçısı… Onu tanımak için, eserlerini anlayabilmelisiniz. Bu nedenle de tek yönlü olmaktan çok, sanatı her yönüyle inceleyip uygulayabilen bu adama saygı duyulmalı diyorsanız, eserleri önünde vaktinizi harcamanız gerekiyor.

Cengiz Çekil, aklımdaki büyük adam, annemin ağabeyi, dayım…

Emre Türker

Cengiz Çekil – “Saat Kaç”


Cengiz Çekil – “Saat Kaç”
Yapı Kredi Kâzım Taşken sanat Galerisi
18 Aralık 2008 – 31 Ocak 2009
Kâzım Taşkent Sanat Galerisi’nde René Block küratörlüğünde süregelen güncel sanat sergileri dizisi “İstiklal Serüveni”nin yedincisi Cengiz Çekil’e ayrıldı. Çekil, “Saat Kaç” başlıklı yeni çalışmasıyla sanatseverleri “zaman” üzerine düşünmeye davet ediyor.
René Block editörlüğünde yayımlanan “Türkiye’de Güncel Sanat” monografi dizisindeki Cengiz Çekil – Bir Tanık kitabına imza atan küratör/sanat tarihçisi Necmi Sönmez’in ifadesiyle “Kırk yılı aşan sıradışı çalışmalarıyla, giriştiği görsel deneylerle, 1970’lerden itibaren Türkiye’nin yakın tarihini imgelere dayanarak büyüteç altına almayı başarmasına rağmen Çağdaş Türk Sanatı’nın en az tanınan, çok iyi bilinmeyen, saklı sanatçısı” Cengiz Çekil, “çağdaşı öncü sanatçılarla (Christian Boltanski, Reiner Ruthenbeck, Paul Thek, Robert Smithson vb.) örtüşen görsel bir dile sahip. Çekil’i bir sanatçı olarak ilginç kılan, bu örtüşmelerin (formlar, malzemeler, sanatçı duruşları) ötesinde Anadolu kültürünün gelenek, töre, din, inanç katmanlarından güç alan belli damarları kendisine beslenme kaynağı olarak seçmesidir.

KAYNAK: ykykultur
Biyografi:
Cengiz Çekil 21.08.1945 tarihinde Niğde Bor'da doğdu.

1957-1963 arasında Ereğli İvriz ve Kars Kâzım Karabekir İlköğretmen Okullarında, 1965-1968 arasında Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü’nde ve daha sonra da devlet sınavını kazanarak 1970-1975 yılları arasında burslu olarak Paris Devlet Güzel Sanatlar Yüksek Okulu Heykel Bölümü’nde eğitim gördü ve mezun oldu.

1963-1965 arasında Niğde köylerinde ilkokul, 1968-1970 arasında Van Alparslan İlköğretmen Okulu’nda Resim-İş, 1976-1978 tarihleri arasında İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü’nde heykel öğretmenliği yaptı. 1978 yılında Ege Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü’nde profesör oldu ve Ağustos 2007’de emekliye ayrıldı. Halen İstanbul’da yaşamakta ve Beykent Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.

İlki Paris’te olmak üzere İzmir ve İstanbul’da kişisel sergiler açan Çekil’in 1967 yılından 2007 yılına kadar, Ankara’da Devlet Resim ve Heykel, Paris’te Salon de Mai, İstanbul’da “Günümüz İstanbul Sanatçıları”, “Öncü Türk Sanatından Bir Kesit”, “On Sanatçı On İş, “A”, “B”, “C”, “Büyük Sergi”, “Yeniden Bak”, Weisbaden’de “40. Yılında Fluxus ve Sonrası”, Kassel’de “Balkan Sergileri” gibi toplu sergilerde; 1. ve 4. Uluslar arası İstanbul Bienalleriyle, 5. Manifesta Avrupa Çağdaş Sanatlar Bienali’nde işleri sergilendi.

Çeşitli dergi ve gazetelerde, sergileri ve işleri hakkında makaleler yayımlandı. Çalışmaları yüksek lisans, sanatta yeterlik ve doktora tezlerinde incelenen Cengiz Çekil üzerine monografiyi Nemci Sönmez kaleme aldı (YKY,2008).

Not: Cengiz Çekil, Saat Kaç? sergisi broşüründen alınmıştır.

17 Aralık 2008

Değer Vermek

Hayatın içinde bize düşen rolü üstlenirken, çevre faktörü ya da aklımızdaki anlam karmaşalığı nedeniyle, kalbin hislerini göremeyiz. Bakış açımızdaki algımız, koşullara göre değişkenlik gösterebilir. Birileri bize birtakım kavramları hatırlattığında, yüreğimize buruk bir acı düşer. Kalbin katılaşmadığı bedenlerde, değer verilen düşünceler olumlu şekilde değişime uğrar.

Değer verdiklerimize, bunu nasıl ispatlarız?

Öncelikle bilinmesi gereken, paylaşım olmadıkça değer yargılarının zaman içinde kaybolacağıdır. Sevmek, paylaşımın önemli ateşleyicilerindendir. Bu sevgi bazen emek olarak karşımıza çıkar, bazen şefkat, gülümseyiş, mutluluk ya da bunun gibi olumlu olan her duygu yoğunluğu, sevgiyi ifade ediş biçimi olabilir.

Nefes aldığımız her dönemde, farklı değer yargılarına sahip oluruz. Bir çocuk, paranın ne demek olduğunu, ailesinin ona verdiği harçlıklardan ya da arkadaşlarının sahip olduklarıyla kendi sahip oldukları arasında kıyaslama yaparak anlayabilir. Çok para, çok şeker veya oyuncak anlamına gelebilir. Çünkü ebeveynlerin alışverişe götürdükleri çocukları, gördükleri renkli dünyalara sahip olmak için sürekli ister, aile de almak istemediğinde “paramız yok” gibi sözlerle geçiştirmeye çalışır. O zaman çocuğa göre para, ailesinin ona alacakları veya biriktirilen harçlıklarla alabilecekleri olabilir. Bazı yetişkinler, çocukların değer yargılarını anlayarak, yaklaşımlarını düzenleyebilir. Çocuk için hatırda kalan en güzel şeyler, hoşa gidenlerin yapıldığı anlar olacaktır.

Güzel bir hikâye okuyup saklamıştım:
Bir gün Avrupa'nın ünlü sanat merkezi kentlerinden birinde gezen çocuğun biri bir vitrinde çok hoş bir tablo görür. Tablo belli ki oldukça pahalıdır. Çocuk bu tabloyu bir sonraki sene abisinin doğum gününe almayı ister ve bir iş bulup kıt kanaat geçinerek biriktirdiği tüm para ile o mağazaya gider. Şanslıdır tablo hala satılmamıştır. İçeri girer ve tabloyu bir süre yakından izledikten sonra resmi yapan sanatçıyı bulur ve "Abimin doğum günü için bu resmi satın almak istiyorum. Tüm paramda bu kadar" der. Ressam bir süre düşündükten sonra resmi paketler ve resmi satar. Çocuk paketini alır ve teşekkür ederek çıkar. Mağazada adamın arkadaşları da vardır ve şaşkın şaşkın sorarlar. -Sen ne yaptın o resmin değeri milyonlar ederdi. Neden bu kadar cüzi bir rakama sattın? Adam cevap verir: -Evet ben bu resme milyonlarını verecek bir sürü insan bulabilirdim. Ancak tüm servetini bu resme verecek kaç kişi bulabilirdim.

Hikâyeden anlaşıldığı gibi, ortaya konulan bir eser için yaş grupları arasında algılanan paha farklıdır. En iyi bakış açısı ise, görüntüleyip değerlendirdiklerimize göre değişmektedir.

Büyük şehirlerde yaşayan toplum için tabiat; güzel resimler, arada bir gidilen dinlence veya anılarda saklanan görüntüler olabilir. Ama köylerde yaşayıp çiftçilikle uğraşanlar için tabiat, her şeydir. Büyükşehirlerde büyümüş birçok kişi, yaşayan canlılardan çoğunu ya birkaç kez görmüş, ya belgesellerde izlemiş, ya da hiç görme şansı yakalayamamıştır. Dolayısıyla toplumlar arasındaki algı, çevresine göre şekillenecektir.

Neden Kızılderili hikâyeleri çokça anlatılır? Sebebi gayet basit, doğal yaşamı hayat felsefesi haline getirmiş ve tabiatı koruyarak ondan her türlü şekilde faydalanabilmişlerdir. Kızılderili hikâyelerinden biri de şöyledir:
"Bir gün New-York'ta bir grup iş arkadaşı, yemek molasında dışarıya çıkar. Gruptan biri, Kızılderili'dir. Yolda yürürken insan kalabalığı, siren sesleri, yoldaki is makinelerinin çıkardığı gürültü ve korna sesleri arasında ilerlerken, Kızılderili, kulağına cırcır böceği sesinin geldiğini söyleyerek cırcır aramaya baslar. Arkadaşları, bu kadar gürültünün arasında bu sesi duyamayacağını, kendisinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam eder. Aralarından bir tanesi inanmasa da, onunla aramaya devam eder. Kızılderili, yolun karşı tarafına doğru yürür, arkadaşı da onu takip eder. Binaların arasındaki bir tutam yeşilliğin arasında gerçekten bir cırcır böceği bulurlar. Arkadaşı, Kızılderili'ye: "Senin insanüstü güçlerin var. Bu sesi nasıl duydun?" diye sorar. Kızılderili ise; bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmaya gerek olmadığını söyleyerek, arkadaşına kendisini takip etmesini söyler. Kaldırıma geçerler ve Kızılderili cebinden çıkardığı bozuk parayı kaldırımda yuvarlar. Birçok insan, bozuk para sesini duyunca sesin geldiği tarafa bakarak, onun ceplerinden düşüp düşmediğini kontrol eder. Kızılderili, arkadaşına dönerek: "Önemli olan, nelere değer verdiğin ve neleri önemsediğindir. Her şeyi ona göre duyar, görür ve hissedersin." der.

İnsan olarak değer verdiklerimizi, genelde kaybettikten sonra anlıyoruz. Bazen bu bizim kulağımıza küpe oluyor, bazen nadide parçalar geri gelmiyor. En kötüsü de, ailede değer verdiğimiz kişilerin bu dünyadan göçmesiyle, onlara yaşam sırasında kazandıramadıklarımızla ilgilidir. Öyle ki, yine de pişman olup yaşamdaki düzenlemelerimizle, değer yargılarımızı tekrar alevlendirmeye çalışarak, tümünü onlara adayabiliyoruz.

Değer kavramı, su kadar önemli ihtiyaçtır. Her yaşta sahip olduğumuz değerleri, birbirimize herhangi bir yoldan kazandırabilmeliyiz. Fakat şu da bir gerçek ki, günümüzde neyin değerli olduğunu sadece fiyatı ile ölçüyoruz. Aklımızdaki teraziyi dengelemek için, kefeye ne kadar değer biçtiğimizi tartamıyoruz.

Emre Türker

16 Aralık 2008

Pay It Forward (2000)

Türkçe Adı: İyilik Bul, İyilik Yap
Tür: Dram / Romantik
Yönetmen: Mimi Leder
Süre: 123 dakika
Oyuncular: Kevin Spacey, Helen Hunt, Haley Joel Osment, Jay Mohr, James Caviezel, Jon Bon Jovi, Angie Dickinson, David Ramsey, Gary Werntz2000 yılında yapılan bu anlamlı filmin yönetmenliği Mimi Leder’dır. Haley Joel Osment, sinemanın en başarılı çocuk oyuncularından biridir. Kevin Spacey ve Helen Hunt gibi başarılı oyuncularda birleşince, ortaya çok iyi bir seyir keyfi çıkmış.

Gazeteci Chris Chandler (Jay Mohr), gece vakti polisiye bir olayı gözlemlemek için Bagley Sokağı’na gider. Evdeki kadını rehin tutan kişi, garajdan çıktığı jiple sokağa park etmiş gazetecinin arabasına çarpar ve araba kullanılmaz hale gelir. O sırada hiç tanımadığı köpekli bir adam, yardım edebileceğini söyleyip gazeteciye Jaguar marka bir araba verir. Gazetecinin kartını alıp, kendisini arayacağını söyler ve kaybolur. Gazeteci bu olayın peşini bırakmayacaktır. İlginç hikâye böyle başlıyor.

Yüzü yanık izleriyle dolu sosyal bilgiler dersi öğretmeni Eugene Simonet(Kevin Spacey), sınıftaki ilk gününde öğrencilerine tüm yıl boyunca hazırlayabilecekleri bir ödev verir. “Think of an idea to change our world – and put it into ACTION! (Dünyamızı değiştirmek için bir fikir düşünün – ve EYLEME geçirin.)” Öğrencilerden Trevor McKinney (Haley Joel Osment), bir fikir düşünür ve uygulamaya başlar. 3 kişiye, kendi başlarına yapamayacaklarını düşündüğü bir konuda yardım edecektir. Yardımı alan her kişi, buna karşılık olarak 3 kişiye yardım edecek ve böylece yardım iletilecektir. Kötüye giden dünyada, iletme düşüncesiyle yardımlar gittikçe yayılacaktır.

Filmde harika bir konu işlenmiş, tam olarak ders niteliğinde denebilir. Hayatımızda ilk yardımı, aileden alıyoruz. Sonra onların emeğine karşılık okuyor ve öğrendiklerimizi uyguluyoruz. Uyguladıklarımızı ve tecrübelerimizi birbirimize aktarıyor ve böylece hayatın devamını sağlıyoruz. Herkes yaşantısını sürdürebilmek için para kazanıyor, ama çok az kişi kazandıklarını karşılıksız olarak paylaşıyor. Bu nedenle de doğal olarak çok az kişi paylaşmanın ne demek olduğunu öğrenip bunu uyguluyor.

“Bir insanın gerçek zenginliği, onun bu dünyada yaptığı iyilikleridir.” Sözü Hz. Muhammed’e (S.A.V.) aittir. Bu sözü düşünüp de çevreme baktığımda, gerçek zenginlerin genelde halk içinde olduğunu görüyorum. Para kazanmak hırsıyla önünde hiçbir engeli tanımayan ve sözde akıllı olan nice zenginlerimiz, mal varlıklarını içinde ne yapacaklarını şaşırmış durumdadır. Dünyada çok ilerlemiş olan büyük firmaların en önemli ortak özelliği, personellerine olan yatırımlarıdır. Çalışanlarını ödüllendiren, onların sağlığı ve zamanıyla ilgilenen, düşüncelerine saygı duyan şirketler, karşılığını fazlasıyla almaktadır. Ama yakın çevremde görebildiklerim, personelinden yemek parasını bile esirgeyen, her sıkıştığında suçu devlete atan, çalışma saatlerini olabildiğince yükselten, özverili çalışanı değil reklam edenleri yücelten, şirketin hataları nedeniyle müşterilerden gelen baskıları personeline ödetmeye çalışan, kârlarını vergilendirmek yerine kaçırmayı tercih eden şirketler yönetimidir.

Maalesef ki, sevmeyi ve iyiliği öğrenemediğimiz sürece, imrenilen değil özenen bir toplum olmaya mahkûmuz. Umarım bir gün, gerçek zenginliğe ulaşabiliriz.

Emre Turker

picture: impawards

15 Aralık 2008

The Other Boleyn Girl (2008)

Türkçe Adı: Boleyn Kızı
Tür: Biyografi / Dram / Tarih / Romantik
Yönetmen: Justin Chadwick
Süre: 115 dakika
Oyuncular: Natalie Portman, Scarlett Johansson, Eric Bana, Jim Sturgess, Mark Rylance, Kristin Scott Thomas, David Morrissey, Benedict Cumberbatch, Oliver Coleman, Ana Torrent, Eddie Redmayne, Tom Cox, Michael Smiley, Montserrat Roig de Puig, Juno Temple
Yönetmenliğini Justin Chadwick yaptığı film, 2008 Mayıs ayında gösterime girmişti.

İngiltere kraliçesi, Kral Henry’e erkek çocuk verememiştir. Kralın bu çaresizliğinden yararlanmak isteyen Norfolk dükü, kız kardeşinin çocuklarından birini krala sunmak ister. Lady Elizabeth Boleyn, soylu bir aileden geldiğinden ve kraliyet ailesini tanıdığından dolayı bu duruma karşı çıkmıştır. Fakat Sir Thomas Boleyn, aynı düşüncede değildir.

Boleyn ailesi, kralı evine davet eder ve ona büyük kızı olan Anne Boleyn’i sunmak ister. Fakat kral tercihini yeni evlenmiş Mary Boleyn’den yana kullanacaktır. Mary, sakin bir hayat düşleyen, idealleri mutluluğa dayanan biriyken, Anne hırslı ve gözü yükseklerdedir. Kralın kardeşini istemesini kabullenemeyen Mary, durumu lehine çevirmek için önüne geçen hiçbir engeli tanımayacaktır.

Filmde aşk, hırs ve nefretin, nelere yol açabileceği görülüyor. Hayat bize türlü sürprizler hazırlasa da, kötü zamanlarda beklenen yardım yine aile içinden gelecektir. Arzulara kilit vurulamadığında, sonuçlar tahmin edilebilmesine rağmen hatalar görmezden gelinecektir. Bazen zamanı geri almak isteriz ama bu mümkün değildir. İleriye atılan ciddi adımlar hesaplanmazsa, karanlıklar aydınlanmayabilir. Ne zaman susmalı ve ne zaman hamle yapılmalı, tahmin edebilmeliyiz. Mütevazi yaşam içinde gerekenden daha fazlasını istemek, daha fazla yük getirecektir. İstenilen konuma gelmek kadar, o konumda kalmak ya da yükselmek de, ayrı bir çaba gerektirir. Gerçek başarı, alın teri dökülmeden yakalanamaz. Yukarılara atılan adımlarda toplum hiçe sayılırsa, kalabalık arasında ezilmek kaçınılmaz olabilir. Düşünülmeden yapılan hatalar, yaşamın kalıcı yaraları gibidir. Teselli edilebilse de, geride kalan izler peşimizi asla bırakmayacaktır.

Boleyn’lerin büyük kızı Anne Boleyn’i, 13 yaşındayken Leon filmiyle ismini duyurmuş Natalie Portman canlandırmaktadır. Erkek kardeş George Boleyn, silik bir karakter olarak karşımıza çıkıyor.

Filmin finali çok anlamlıydı. Tarihi canlandırılan filmlerden zevk alanlar için güzel sayılabilir. The Other Boleyn Girl’ün kitabını okuyanlar, filmi başarılı bulmamış. Fakat yazılan her karakter olduğu gibi canlandırılsaydı, film 2 saatte indirgenemezdi. Bence 2008’in en anlamlı filmlerinden birisiydi.

Emre Türker

picture: impawards

14 Aralık 2008

Uçabilmek

Yer Atatürk Havalimanı. Uçak kalkmadan en az 1 saat önce işlemlerinize başlamanızda yarar var. İlk seferi yeterince heyecanlı oluyor. Sıraya girmek bile sıkmıyor insanı. Aslında hayatınızda hiç motorlu bir taşıta binmemiş olsaydınız, arabaya binmek de çok ilginç olabilirdi. Ama benim anlatmak istediğim biraz farklıydı. İstediğim duyguyu, kalkış saatimiz geldiğinde yaşayacaktım.

Hayatımın ilk uçak yolculuğunda, küçük sayılabilecek az yolcu kapasitesine sahip bir uçaktaydım. İyi ki de öyleydi. Önce piste doğru yol aldık. Sonra bir roketten çıkmış gibi hızlandık. Tekerlekler yerden kesildiğinde, görüntü muhteşemdi. Önce bulunduğunuz mekânı, sonra evleri, nihayetinde kenti görüntüleyebiliyordum. Hissetmek istediğim şey, uçmaktı. Fakat ne kadar farklı bir mutluluk yaşasam da, uçmanın derinliğine tam olarak varamamıştım. İlgimi çeken ise, o küçücük camdan dışarıyı seyrettiğimde görebildiğim bembeyaz bulutlar ve dağlar olmuştu. Bulutların üzerinde sanki yürüyebilirmişim gibi bir hisse kapılıyordum. Keyifli bir seyir için, gökyüzünün açık olması gerektiği anlaşılıyordu. Bunlardan en keyifsiz olanıysa, hiçbir şeyin görünmediği karanlık gece uçuşlarıydı.

Çocukluk yıllarımda, o zamanlardan bu yana hala görüştüğüm dostum Yalçın’la birlikte, yaşadığımız kasabada limanının yüksek duvarlarından aşağıya atlamak, en büyük eğlencemizdi. Duvara tırmanmak zahmetliydi ama atlamak harikaydı. Kısa uçuşlar hiç de yabana atılır değil, heyecan uçaktaki zamanlamadan daha iyiydi.

Bir diğeri, havuzun trampleninden atlamak, kayıktan atlamak veya kayaların tepesinden atlamak, hepsi de masmavi sulara… Bodrum’daki ucuz yat gezilerinden birine katılmıştım. Oradan atlamak daha zevkliydi. Biraz daha havada kalabiliyordum. Bir de Aquapark’ta en dik yerden aşağıya kaymak, işte bu çok daha iyiydi. Ama asıl final, Karaada’daki meteor çukuru denilen yerdeydi. Atlamak için tam 15 dakika beklemiştim. Dua etmenin önemini anladığım yerlerden biriydi. Birden kalbimin duracağı hissine kapılmıştım. Karar vermiş ve en sonunda vücudumu tepeden aşağıya bırakabilmiştim. Derin bir sessizlik ve rüzgârın uğultusuyla, içimden bir şeyler kopup havaya karışmıştı. Sonunda hızla suya gömülmüştüm. Kaç saniye havada kalmıştım, hatırlamıyorum. Suların altında, sizi bağlayan hiçbir etken yok. Siz ve suyun kaldırma kuvveti. Biraz yavaş hareketlerle, fakat isterseniz sağa, isterseniz aşağıya, isterseniz yukarıya doğru süzülebiliyorsunuz. Yüzeyden ve derinliklerden sesler duyuyorsunuz. Egzotik, renkli ve biraz da bulanık…

En sıkı hisler, rüyalarda yaşanalardı. Bir binanın tepesinden aşağıya doğru atlıyordum. Önce hızla aşağıya düşüyor, sonra birden yükseliyordum. Nerde olduğum, kiminle yaşadığım, kaçıncı yüzyılda bulunduğum belli değil. Ne kadar zaman orada olduğumu hatırlamıyorum, ama uyandığımda terlemiştim.

Uzaya gitmeden önce astronotların yaptıkları denemelerde bulunmak, hayallerimden biridir. Belki o da olur, zaman bize ne gibi sürprizler hazırlıyor, bunu bilemeyiz. Daha henüz yapamadıklarım arasında bungee jumping ve paraşüt de bulunuyor. Gerçi İzmir Fuarında paraşüt kulesinden atlamıştım, ama aynı duygu olduğunu zannetmiyorum. Sonuçta bağımsız değilsiniz, sizi tutan bir halat var. Yeri gelmişken anlatayım: İzmir paraşüt kulesindeki görevliler, atlamanız için size kısa bir süre tanıyor. Eğer atlamazsanız itiveriyorlar. Beni bu rahatsız etmişti. Çıkışa hazır hale getirdiklerinde, onlara itme fırsatı vermemek için birden aşağıya atlamak için zıplamıştım, ama o da ne? -Birkaç el beni tutuyor, suratlarda acayip bir şaşkınlık.- “Ne oldu?” diyorum. “Bağlamadık ki seni!” diye cevap vermişti birisi. Sonrası daha vahim, beni tamamen hazırladıklarında, bu sefer atlamamak için direnmiştim. Sonuçta onlar kazandı ve beni birden aşağıya itiverdiler. Aşağıya düşerken ayaklarımı kapamadığımdan, kıç üstü yere çakılmış, bir süre acısını üzerimden atamamıştım.

Sarhoş olarak uçmak, kimine göre çok keyifli olabilir. Ama bana göre, yükselmek iyi de, düşmek kötü. Hem uçarken bilinçli olmak lazım, sarhoşlukla gelen ise karanlık ve zihindeki derin boşluk şeklinde sona eriyor.

Ölüm de bir uçuş, ümidim gülümseyerek bitmesidir. Beni korkutan uçuşlardan biridir. Hazırlıksız yakalar bizi, nereye kaçsak, nereye saklansak da çare etmeyecektir. Umarım ki hepimiz, hayattaki hazırlıklarımızı tamamlayarak bu yolculuğa çıkarız.

Aslında en güzel uçuş, sevinçten olsa gerek. Dileklerin bir kısmı gerçekleşmiş, hayallerinizi uyguluyor veya uygulamaya devam ediyorsunuz. Bazen paketlere sarılmış, bazen sözlere, bazen de hislere. Uçtukça, yükselmek istiyorsunuz, düşmek kimseye göre değil…

Emre Türker

13 Aralık 2008

Gülmenin Hayatımız İçindeki Anlamı

Gülümsedikçe, yaşantımızda zor giden çoğu olaylara daha olumlu bakabiliyoruz. Mutlu olmak için gülüyor, güldükçe mutlu oluyoruz. Gülümsemek için komedi programlarına yöneliyoruz. İnsanın hoşuna veya tuhafına giden olaylar-durumlar karşısında, genellikle sesli bir biçimde duygusunu açığa vurmak olarak sözlük anlamıyla belirtilen gülmek, sağlık sektörünün de bir numaralı antibiyotiği sayılmaktadır.

Profesyonel çalışma hayatında gülümsemek, genelde fazla insan gücüne ihtiyaç duyarak işletilen şirketlerin işe alım dahil, her anlamda önem verdiği bir kavramdır. Örneğin; bir alışveriş merkezine gittiğinizde sizi karşılayan mağaza çalışanları, ya standart cümlelerle basmakalıp gülümsemek, ya da “müşteri her zaman haklıdır” cümlesiyle yoğrulduğundan hizmetkârınız olmak durumundadır. Bizler ne kadar farklı yüz ifadeleriyle karşılarına çıksak da, onlar mutlaka gülümsemek zorundadır. Son zamanlarda hoşgörü kavramı gittikçe kaybolduğundan, gülümsemeyen çalışanları şikâyet etmek için türlü yollara başvurduğumuz ortada. Çalışanların birçoğu, öyle çok bu konu üzerinden baskı görmüştür ki, onlar da müşteri olduğunda kendilerini aynı hoşgörüsüz tavrı sergilemek zorunluluğunda hissedecektir. “Ben yapmak zorundaysam, o niye yapmıyor? Bu iş böyle mi olur?” İstisnaları bir kenara bıraktığımızda, müşteri olarak acaba biz ne kadar gülümsüyoruz? Çalışanın gülümsemesi için ne kadar ödüyorlar, kazanmak için ne kadar ödetiyorlar? Gerçek mutluluk, stratejilerle gelişmez, mizah ve sevgiyle gelişir. Baskı gülümsetmez, destek olmak verimi arttırır. Eğer bu tip hizmet veren herhangi bir yerde çalışmışsanız, karşılaştığınız müşterilerin en az yarısı, sinirlerinizin alınmış olması beklentisi içindedir. Bazen öyle çok dolarsınız ki, sıvı kapasitesini aşmış bir bardak gibi taşıverirsiniz. Gülümseme mi bekliyorsunuz, önce siz gülmeyi dener misiniz?

Anthony Robbins’in Sınırsız Güç adlı kitabında, Norman Cousins’in orijinal adı Anatomy of an Illness olarak geçen kitabından güzel bir örnek vermiş. Öncelikle 1976 yılında bir tıp dergisinde hastalığını gülerek yendiği ile ilgili makalesi, daha sonradan onun başkalarına da yardım etmek üzere hazırladığı kitabına dönüşecekti. Anthony Robbins’in kitabındaki bu bölümü, çeviriyi hiç bozmadan sunmak istiyorum. “Cousin, Bir Hastalığın Anatomisi adlı kitabında halsizlik yaratan, uzun süren bir hastalıktan, gülme aracılığıyla, mucizevi bir şekilde sağlığına nasıl döndüğümü anlatmaktadır. Gülmek, Cousin’in yaşam sevinci ve zenginliğini artırmak için bilinçli olarak kullandığı tek araçtı. O’nun rejiminin çok önemli bir kısmı kendisini güldürecek film, televizyon programları ve kitaplardan oluşuyordu. Bunlar da onun iç temsilini, olumlu yönde geliştirdi. Gülmek; fizyolojisini temelinden değiştirdi ve sinir sistemi de mesajlara bu yönde cevap verdi. Böylece daha iyi uyuyarak, acılarını azaltarak, bütün fiziksel varlığını geliştirdi. Doktorların birisinin, bütünüyle iyileşme şansının yüzde bir ihtimal olduğunu söylemesine rağmen; Cousin sonunda tamamen iyileşti. Cousin, ulaştığı sonucu şu şekilde açıklamaktadır. Görünüş çok kötü olsa bile, insan zihni ve vücudunun yeniden oluşturma gücü asla küçümsenmemelidir. Yaşam gücü, belki de yeryüzünde en az anlaşılan güçtür.” Norman Cousins’in rahatsızlığı, tıbbi ismi Ankylosing Spondylitis olarak geçen, omurgadaki şiddetli ağrı ve iltihabın vücudun diğer bölümlerini de etkilediği bir kanser hastalığıydı. Kurtulma ihtimali ise çok azdı. Fakat herkesi şaşırtan sonuç, mükemmeldi.

Hz. Süleyman (a.s), “İnsanlar için en güzel hediye, hiçbir masrafa gerek olmayan tatlı bir gülümseyiştir.” sözüyle gülmenin önemini anlatmış. Bizler gülmedikten sonra dünyaları versek sevdiklerimize, ne derece karşılık alabiliriz ki? Hediye, karşınızdakinin sevincini görebilmek için sadece bir amaçtır. Eğer öyle olmasaydı, değer verdiğiniz birinden aldığınız ufak bir kâğıt parçasını yıllarca saklarken, önemsemediğimiz kişilerden aldığımız hediyeleri her ne olursa olsun unutur veya kaybeder miydik? Gençlik yıllarımızda platonik sevdaları, aşk acılarını, hüzünlerimizi bir halt sanıyorduk. Meğer ne kadar yanılmışız! Yıllarca birçok hüznü edebiyatta bir numara sayarken, mizahı fıkralarla geçiştirdik. Yemeklerdeki acıyı sevdiğimiz kadar benimsedik dramı, biraz olsun mutluluk serpiştiremediğimizden olsa gerek, sindiremedik komedyayı…

Yüzümüze ne kadar kusurlarımız ya da hatalarımız vurulsa, o kadar yerin dibine göçeriz. Kusur dediğin nedir ki? Kusuru elbet görmezden gelemeyiz. Ama hatalarımızdan ders almak diye bir şey vardır. Hatasız insan yoktur. Sizleri eleştiren kişilerin belki de bizden çok yanlışları bulunuyordur. Ama siz kaçtıkça, hatalar peşinizden kovalar. Kaçan balık kovalanır hikâyesi burada da karşımıza çıkıyor. Kendinize acındırmadan gülmeyi başarırsanız, kolaylıkla ezilmezsiniz. Hem kahkaha atarken, sinirlenemezsiniz.

Öncelikle hayata bakış açımızı ayarlamalıyız. Değişim kelimesinden bahsetmiyorum. Çünkü radikal kararlar almaya gerek yok, sadece gülebilmek için gereken malzemeleri bir araya getirip, en uygun kıvamda pişirebilmeliyiz. O zaman hayata en güzel servisi yapar, karşılığını fazlasıyla alırız.

Emre Türker

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails